Dalmaçya’daki küçük İtalya DUBROVNİK
Dalmaçya’daki küçük İtalya DUBROVNİK Hürriyet Seyahat Eki, 7 Ocak 2008 Alim ERGİNOÄžLU Çocukken beraber oynadık, aynı okula gittik, sonra birbirimizle evlendik ve bir gün geldi birbirimizi öldürdük, iÅŸte Yugoslavya’nın bütün hikayesi budur... İki dünya savaşından sonra bir de iç savaÅŸ atlatan Hırvatistan’ın Dubrovnik kenti hálá tüm güzellikleriyle ayakta. Özellikle kentin surlar içindeki tarihi bölümü küçük bir İtalya kasabasını andırıyor.
Uzunca bir süredir Akdeniz’e hasretim. Uzakta yaÅŸayınca insan, hele benim gibi kuzeyde Oxford’daysa; grilikten, yaÄŸmurdan, güneÅŸin kemikleri ısıtmamasından bıkmışsa, günün her saati aklının bir ucunda hep o bildik, insanı kucaklayan, bir çırpıda dertlerini unutturan denizi arıyor, onu düşünüyor.
Hırvatistan, bana Akdeniz’in parçası gibi gelmemiÅŸti hiç. Hatta ülke kimliÄŸini hafızama kaydetmem bile çok ama çok uzun zaman aldı. Orası hep çocukluÄŸumun gizemli ülkesi Yugoslavya’ydı. Yakın ama bir o kadar uzak, efsane basketbolcu Drazan Petroviç’in, liglerimizde top koÅŸturmaya baÅŸlayan Kovaçeviç’in, Simoviç’in, lise yıllarında beraber yatılı okuduÄŸum Faris Cengiç’in, Yugo otomobillerin, 1984 Kış Olimpiyatı’nın, Kızılyıldız’ın ülkesi... Taa ki, Haziran 1991’de baÅŸlayan o insanlığın yüzkarası savaÅŸa kadar.
KİM İNANIR SAVAŞ GEÇİRDİĞİNE?
EÅŸimle 50’ÅŸer litrelik küçük çantalarla dünyayı dolaÅŸtıktan sonra, günün birinde Hırvatistan’a üç kiÅŸi, üstelik 9 aylık bebeÄŸimizin bezleri, emzikleri, puseti, ne olur ne olmaz düşüncesiyle çifter çifter alınan bebek tulumları, ıslak mendilleriyle gideceÄŸimi hayal bile edemezdim. Dubrovnik’e bir haftalık gezi deÄŸil, sanki göç etmeye gidiyorduk!
Dubrovnik, Tanrı’nın dantel gibi iÅŸlediÄŸi Dalmaçya kıyılarının güneyinde, Hırvatistan’ın iyice daralıp Bosna Hersek ile çizgi haline geldiÄŸi noktada kurulmuÅŸ tarihi bir liman ÅŸehri. Uçağımız Adriyatik’in bize göz kırpan masmavi sularının üzerinde alçalırken resim gibi çizilmiÅŸ bir yarımadaya kurulmuÅŸ eski ÅŸehrin tepeden görüntüsü daha ayak basmadan bizi heyecanlandırmaya yetiyor.
Eski ÅŸehrin Ploce Kapısı’na bakan, surların hemen bitiÅŸiÄŸindeki küçük misafirhanemizin ahÅŸap panjurlarını sabırsızlıkla açıyorum. Masmavi Adriyatik, eski liman ve Ragusa’nın kale duvarları bizi karşılıyor. Bu ÅŸehir resimlerde gördüğümden de güzel, daha narin. Akdeniz’in aklımda yer eden bütün ÅŸehirlerinden izler taşıyor sanki. Etrafını çevreleyen sarı - beyaz tondaki duvarlarıyla biraz Valetta, burçlarıyla Rodos, katedrali ve taÅŸ döşeli meydanlarıyla Floransa, çeÅŸmeleriyle Roma...
Bu kadar etkileyici, bu kadar güzel bir şehrin sadece 16 yıl önce savaşın alçak yüzüyle karşı karşıya geldiğine inanamıyor. Yine bu kadar kısa sürede, savaşın izlerinin sanki hiç olmamış gibi silinebilmesine de şaşıyor.
DUVARLARA AYNI SLOGAN KAZINMIÅž
Dubrovnik ya da tarihteki ismiyle Ragusa, Balkanların belki de Balkan olmayan tek ÅŸehri. Hani uçaktan inip pasaport kontrolünden geçmemiÅŸ olsam neredeyse İtalya’da olduÄŸuma inanacağım. Akdeniz’deki tüm ticaret limanları gibi Dubrovnik de 7. yy’dan itibaren Araplardan Bizanslılara, Venediklilerden Osmanlılara kadar bir çok gücün eÄŸemenliÄŸi altına girmis. Öyle ki, Napolyon bile 1806’da ÅŸehri kuÅŸatmış. Dubrovnik’in her köşe başında bir arma ile beraber karşımıza çıkan slogana ÅŸaşırmamak gerekiyor: "Non bene pro toto libertas venditur auro - Dünyanın bütün altınları için bile özgürlük feda edilmez!" Belki de ÅŸehri bu kadar güzel, etkileyici yapan halkının bu tarihi birikimi, kültürel sentezi özümsemiÅŸ olması.
Ploce Kapısı’ndan girip, yüksek duvarlarla çevrili dar yoldan ÅŸehrin içine ilerlerken yüzyıllar öncesine keyifli bir yolculuÄŸa çıktığını hissediyor insan. Dubrovnik’in can damarı, ÅŸehri bir uçtan diÄŸerine kesen Stradun Caddesi. Kenttekilerin buluÅŸma noktası. Piyasaya çıkıyor, birbirlerini gözlemliyor, kahve içiyor, Katedral’den yayılan ilahileri dinliyorlar. YaÅŸam taÅŸ duvarların, kapıların ardından sokaklara taÅŸmış. Sokaklarda, meydanlarda yaşıyorlar. Her köşe başında bir tabure, sandalye... Akdeniz’in o cıvıl cıvıl havası hemen sizi içine çekiyor. Åžaşılacak biçimde burada ne bir otomobil ne de turistleri kolundan bacağından çekiÅŸtiren seyyar satıcılar var. Metropollerde görmeye alıştığımız fast-food zincirleri ya da ünlü markaların ürünlerini satan dükkanlar da yok.
MİMAR BARTOLOMEO DÖRDÜNCÜ BURÇTA ŞEHRİ TERK ETTİ
Stradun’u kesen saÄŸlı sollu ufak sokaklara girince, ÅŸehir dar ve dik basamaklarla sizi kale duvarlarına doÄŸru çıkarıyor. Kale duvarlarının uzunluÄŸu yaklaşık 2 km. Åžehri tepeden tavaf etmek 2 saat kadar sürse de, deÄŸer. Manzara ÅŸaheser. Birbiriyle uyumlu kırmızı bir kiremit denizi ve de uçsuz bucaksız bir mavilik insanı sarıp sarmalıyor. Bir de binaların o güzelim hardal sarısı rengi, begonvillerle içiçe geçtiÄŸinde manzara gerçek üstü hal alıyor. Åžehir duvarları ilk olarak 13. yy’ın sonunda inÅŸa edilmiÅŸ. İlk duvarlar yapılırken taÅŸ ve ahÅŸap beraber kullanılmış. 1296 yangınında ciddi hasar görmüş. 1453’de Konstantiniye’nin (İstanbul) Osmanlı egemenliÄŸine girmesi ve beraberinde Venediklilerin de güçlenmesi ile Dubrovnik için tehlike çanları çalmaya baÅŸlamış. Bugünkü duvarlara ÅŸeklini veren büyük çalışma Floransalı mimar Michelozzo di Bartolomeo tarafından 1461’de gerçekleÅŸmiÅŸ. O dönemde sadece, dört ana burcun yapımı bitmiÅŸ. Bartolomeo, Floransa’ya dönerken diÄŸer burçların planlarını ÅŸehir yöneticilerine bırakmış. Günümüze kadar gelen 12 burç ile Dubrovnik, tüm kuÅŸatmalara raÄŸmen Akdeniz’in en korunaklı ÅŸehri olma unvanını iÅŸte bu duvarlara borçlu.
Duvarların en güneyinde Jesuit Church’e bakan bir noktada, denize inen sarp kayaların arasına gizlenmiÅŸ Buza Bar’a uÄŸradık soluklanmak için. Adriyatik’i soÄŸuk bir içecek eÅŸliÄŸinde seyretmek için enfes mekan.
HALK KONUÅžKAN VE MERAKLI
Dubrovnik bir açıkhava müzesi gibi olsa da, mimariyi sadece dışarıdan hissetmek yetmiyor. Åžehirde görülmesi gereken birçok tarihi yapı var. Tepeden bakıldığında, Floransa’nın Duomo’su ile büyük benzerlik gösteren ve büyük kubbesiyle ÅŸehrin sembolü olan Dubrovnik Katedrali bunlardan biri. Hikayeye göre Aslan Yürekli Richard bir sefer sonrasında Dubrovnik açıklarında deniz kazası geçirip ölümden kıl payı kurtulmuÅŸ. Tanrıya duyduÄŸu şükranı ifade etmek için ÅŸehre altın bağışlamış, katedral yapılmasını saÄŸlamış. Åžehrin tüm önemli yapıları gibi, katedralin mimarı da bir İtalyan. DiÄŸer önemli yapı, Stradun’a Ploce Kapısı’ndan girince saÄŸ kolda tüm güzelliÄŸiyle beliren Sponza Pallace. Gotik ve Rönesans mimarisinin içiçe geçtiÄŸi yapının avlusu harika. 16 yüzyılda inÅŸa edilmiÅŸ, yıl boyunca ÅŸehirdeki önemli sanat sergilerine ev sahipliÄŸi yapıyor. Ayrıca, ÅŸehir arÅŸivlerinden çıkarılmış Latince, İtalyanca, Hırvatça ve Osmanlıca anlaÅŸma metinleri burada sergileniyor.
Yine de ÅŸehrin tarihi bölümündeki bu küçük İtalya atmosferi, gerçek Hırvatistan deÄŸil. Halkın çoÄŸu, kale duvarlarının dışındaki mahallelerde, Pile ve Ploce’de yaşıyor. Tarihi bölgedeki İtalya havası dış mahallelere girdikçe azalıyor ama yine de sevecen Akdeniz ruhundan bir ÅŸey eksilmiyor. Dubrovnikliler yardımsever, konuÅŸkan ve meraklı. Herkesin size soracak bir suali var. Köşe baÅŸlarındaki kafelerde kahvesini yudumlayanlar size de muhakkak bir kahve ısmarlıyor. Kapı önlerine atılmış tahta iskemlerde, duvar köşelerinde, kısacası her adımda Dubrovnik sizi sımsıkı kucaklıyor, geçmiÅŸini unutmak istercesine size en güzel ve narin yüzünü gösteriyor.
Bu renkli atmosferi yaÅŸamak istiyorsanız, Dubrovnik’e her mevsimde en az iki, üç günlüğüne gidebilirsiniz. İdeal mevsimi ilkbahar. Yazın çok kalabalık. AÄŸustosta, dört haftalık Dubrovnik Yaz Festivali baÅŸlıyor. Resimden müziÄŸe, sinemadan tiyatroya kadar bir çok aktiviteye evsahipliÄŸi yapıyor. KuruluÅŸu 1925’e kadar uzanan Dubrovnik Senfoni Orkestrası, Luza Meydanı’na bakan St. Blaise Kilisesi’nin önünde yıl boyunca açık hava konserleri veriliyor. Gelecek yaz hem festivalin tadını çıkarırım hem de deniz ve yelken keyfi yaparım diyorsanız, ÅŸimdiden kalacak yer konusunda harekete geçmeniz ÅŸart, aksi takdirde yer bulmanız imkansız!
Hazır Hırvatistan AB’ye girmemiÅŸken ve de Türklerden vize istemiyorken bu güzel ÅŸehri görmeli. Haydi ne duruyorsunuz!
Burek ve çevapi’yi tadın, deniz ürünü seviyorsanız Orhan Restoran’a uÄŸrayın
Dubrovnikliler sevecen, yardımsever ve de konuÅŸkan. Ancak tek konu var ki kimse bunu aÄŸzına almak istemiyor: SavaÅŸ. İşte o zaman suratlar asılıyor, gözler buÄŸulanıyor. Bu, herkesin unutmak istediÄŸi, hatta olmamışçasına geçmiÅŸe gömdüğü bir konu. Hüznü dağıtmanın en iyi yolu "Rakija"dan bahsetmek, iÅŸte o zaman gözler ışıldıyor ve genzi yakan o sert Hırvat brandy’si raflardan indiriliyor. İsmi bizim "rakı"yı çaÄŸrıştırsa da bu iki içkinin birbiriyle hiçbir akrabalığı yok. Madem içkiden söz açtık, biraz da yemeklere deÄŸinmeli. Dubrovnik halkı denizden ne çıksa yiyor. Sebzeli balık çorbası yemeklerden önce iÅŸtah açıcı olarak sunuluyor. Hırvatlar da bizim gibi hamur iÅŸine meraklı. Hatta böreÄŸin ismi bile "Burek". Bu, hiç kuÅŸkusuz Osmanlı ile kimi zaman içiçe kimi zaman da komÅŸu olarak yaÅŸamalarının mutfaÄŸa etkisi. Yemeklerle beraber ekmek ve zeytinyağı sofranın demirbaÅŸları. Kapalı börekler, etle ve de peynirle fırında piÅŸiriliyor. Bir de "çevapi" var ki bu bizim köftenin uzaktan akrabası. Bunu Hırvat mutfağına kazandırdıkları için Bosnaklara teÅŸekkür etmek gerek. Åžehrin ara sokaklarındaki restoran enflasyonu maalesef doÄŸru yeri bulana kadar insana biraz hayal kırıklığı yaÅŸatıyor. Stradun’da ellerinde yemek mönüleriyle bekleÅŸen garsonları pas geçmekte fayda var, buralarda yemekler, fiyatlar fazlasıyla turistik. Eski ÅŸehrin içinde yerel yemekleri tadabileceÄŸiniz mekan sayısı maalesef oldukça az. DoÄŸru yeri bulmanın yolu halk ile yapılan sohbetlerden geçiyor. YaÅŸlı teyzeler en iyi yemeÄŸin kendi mutfaklarında piÅŸtiÄŸini söyleseler de, sizi yönlendirecek bir lokanta buluyor. Stradun’un güney tarafındaki Nikole Gucetika 2 sokağındaki Taj Mahal, lezzetli BoÅŸnak yemeklerini ve özellikle çevapi’yi tadabileceÄŸiniz hesaplı bir seçenek. Yine aynı sokaktaki Lanterna’da boÄŸakanı kıvamında Koracula ÅŸarabı eÅŸliÄŸinde marine edilmiÅŸ Dalmaçya bifteÄŸi "pasticada"yı tatmanızı tavsiye ederim. Deniz ürünü için mekana aldanıp eski limana bakan Taverna Arsenal’e gitmeyin sakın. Mönüsündeki herhangi bir deniz mahsullü yemeÄŸi, sıradan restoranda yüzde 50 ucuza yiyebilirsiniz. EÄŸer, deniz ürünleri konusunda hassassanız ve çok para ödemeye hazırsanız Amerika göçmeni Goran’ın, Prijeko 8 Sokağı’ndaki Wanda’sı ile ÅŸehir duvarlarının dışında Lovrjenac Burcu’na bakan Orhan Restaurant’a hiç düşünmeden gidebilirsiniz.
Gunduliceva Meydanı’nda her gün kurulan küçük pazardan, meyvelerinizi alabilirsiniz. Ayrıca, yerel zeytinyağı, bal, meyveli çeÅŸitleriyle Hırvat brandy’si "Rakija" ve kurutulmuÅŸ portakal kabuÄŸu denemeye deÄŸer lezzetler. BoÅŸnakların ünlü tütsülenmiÅŸ kuru eti Suhomeso’yu bugüne kadar duymadıysanız doÄŸru yerdesiniz. Muhakkak bir ÅŸarküteriden birkaç dilim Suhomeso alarak bunu taze ekmekle tadın. Ancak uyarmalıyım ki, uzun bir tütsülenme süreci ile piÅŸirilen et herkesin damak zevkine uygun olmayabilir. Yine de deÄŸiÅŸik tecrübeler yaÅŸamayacaksak neden farklı mekanlara yelken açıyoruz ki?
Şehrin tarihi bölümünde kalmanızda yarar var
İrili ufaklı birçok tesis olmakla beraber, eski ÅŸehrin içinde Pucic ve Stara Grad gibi bütçeyi fazlasıyla aÅŸan birkaç otel dışında baÅŸka bir seçenek yokmuÅŸ gibi gözüküyor. Ancak klasik otel alışkanlığınızdan vazgeçebilirseniz birçok kiÅŸinin evlerindeki odaları ya da dairelerini kısa süreliÄŸine kiraya verdiÄŸini göreceksiniz. Ayrıca, sehir duvarlarının dışında birçok sevimli ve temiz pansiyon bulmak mümkün. Yeterince araÅŸtırmadan, internetten otel rezervasyonu yaptırırsanız kendinizi eski ÅŸehre otobüsle 20 dakika mesafedeki Lapad Yarımadası’nda bulabilirsiniz. Dubrovnik’te hayatın nabzı eski ÅŸehrin içinde atıyor. Bu nedenle kalacağınız yerin konumu çok önemli. Geceleri otobüs ya da taksi aramanız gerektiÄŸinde, canınız sıkılıyor.
|