Anasayfa   Ýletiþim  
Reklam  
   
 
 
   
Google
   
   
    
 
 

 
 
 
 
 

50 yıldır ‘asude bahar ülkesi’nde... Yahya Kemal

50 yıldır ‘asude bahar ülkesi’nde... Yahya Kemal

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL
Milliyet 26 Mart 2008

Türk edebiyatının en köklü isimleri arasında yer alır Yahya Kemal.
Şiirinin yeri ve yankıları sorgulansa da ne dil ustalığı ne de saf
şiir anlayışı tartışılabilir bugün. Ölümünün 50. yılı nedeniyle
Kültür ve Turizm Bakanlığı 2008’i Yahya Kemal’i Anma Yılı ilan
etti. Yıl boyunca çeşitli etkinliklerle anılacak olan Yahya Kemal, bu
vesileyle Milliyet Kitap’ın kapağına konuk oldu.
Türkçenin en büyük şairleri sayıldığında, sayan hangi kuşaktan olursa
olsun mutlaka Yahya Kemal’in adını anacaktır. Ölümünün üzerinden 50
yıl geçmesine rağmen, bugün çoğu dizesi ezberden okunan bir şair
olmak kolay deÄŸildir elbette.
Yahya Kemal’in ömrü de ÅŸiir yolunda işçilik yaparak geçer; evi de
ailesi de şiir olur. Türkçe onunla zenginleşir, şiir onunla halka
ulaşır. Dizeleri dilden dile dolaşır, en çok ezberlenen şairlerden
biri olur. Bunda şiirlerinin bestelenmesinin rolü de vardır kuşkusuz.
Üstelik yaşadığı sürece tek bir kitap dahi yayımlamaz. Şiiri
sonsuzluğa ulaşmak yolunda bir araç olarak gördüğü de söylenemez
zaten; “Bir kitap bırakırsam beni daha beÅŸ, on sene ananlar
bulunacak” diyecek kadar öngörüsüzdür şöhreti konusunda.
Ölümünün 50. yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı bu büyük şairimize bir
selam göndermek istedi ve 2008’i Yahya Kemal’i Anma Yılı ilan etti.
Yıl boyunca çeşitli etkinliklerle anılacak olan Yahya Kemal, bu
vesileyle Milliyet Kitap’ın kapağına konuk oldu. Böyle ‘ağır’ bir
konuğu ağırlamak kolay değildi; sözcüklere bu denli itibar eden bir dil
ustasını anlatmak da...
AMCANIN GENLERİ
2 Aralık 1884’te Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun Kosova vilayetine baÄŸlı
Üsküp’te doÄŸar, Yahya Kemal ismiyle ünlenecek olan Ahmet Agâh. Baba
İbrahim 19, anne Nakiye Hanım 16 yaşındadırlar henüz.
DoÄŸum, büyükanne Adile Hanım’ın konağında gerçekleÅŸir. Genç baba,
evdeki Kuran’ın bir sayfasına ÅŸu notu düşer: “Mahdu- mum Ahmet
Agâh’ın dünyaya geldiÄŸi tarihtir. 14 Safer-ül-hayr, 20 TeÅŸrin-i
sani 1300 Salı günü, saat on bir buçuk raddelerinde”.
Baba tarafı NiÅŸ’ten, anne tarafı ise Viranya’dan göç etmiÅŸtir
Üsküp’e. Anne Nakiye Hanım’ın amcası, Divan ÅŸiirinin son
temsilcilerinden Leskofçalı Galip Bey’dir. Ola ki büyükamcanın
genlerini taşır.
Çocukluğu, kendisinden iki yaş küçük kardeşi Reşat ile birlikte anne
tarafına ait çiftliklerin bulunduÄŸu Rakofça’da geçer.
Altı yaşına geldiğinde okul çağı da başlamıştır artık. Yeni mektep adı
verilen mahalle okuluna gitmesine karar verilir; ancak daha ilk günden
sevmez bu okulu. İki yılın sonuna gelindiğinde tek bir harf dahi
öğrenememiÅŸtir. Aile, çareyi Yahya Kemal’i bu okuldan alıp Ahmet
Eyüp PaÅŸa’nın Mekteb-i Edep’ine göndermekte bulur; ki  ne kadar
isabetli bir karar olduÄŸu Yahya Kemal’in bu modern okuma yazma eÄŸitimi
veren okulun en başarılı öğrencisi olmasından anlaşılır.
1895’te Üsküp İdadisi’ne yazılır. Bir de kız kardeÅŸi olur bu
sırada: Rukiye. İki yıl sonra baba İbrahim Bey artık sıkıldığı
Üsküp’ten daha renkli bir kent olan Selanik’e taşınmaya
karar verir; ancak pek de ‘neÅŸeli’ bir gidiÅŸ olmaz bu.
ANNEM YOK OLMADI!
Anne Nakiye Hanım’a verem tanısı konur bu sırada. Tedavisinin
Selanik’te daha iyi yapılacağı düşüncesiyle hızlandırılır taşınma
hazırlıkları. Denize bakan bir eve yerleşilir; baba adliye
müfettiÅŸliÄŸinde iÅŸe baÅŸlar, Yahya Kemal Selanik İdadisi’ne
kaydedilir.
Ancak bu yeni kent ve yeni yaşam sarsar buluğ çağının başındaki Yahya
Kemal’i. Selanik’in Avrupai yaÅŸam alışkanlıkları, çocukluÄŸunun
geçtiÄŸi Üsküp’ün geleneksel- liÄŸinden çok farklıdır.
Selanik günleri pek uzun sürmez aile için, annenin ısrarları üzerine
Üsküp’e dönerler. Fakat Nakiye Hanım’ın günleri sayılıdır artık.
Hastalığının teşhis edilişinden 5 ay sonra burada kaybeder hayatını. Bu,
13 yaşındaki Yahya Kemal’i derinden sarsar; yaÅŸamı boyunca beraberinde
taşır acısını.
Annesinin ölümünü bir türlü kabullenemeyişi, yıllar sonra kaleme aldığı
ÅŸu satırlarda görülür: “Annemin yok olmasını istemiyorum. Annem yok
olmamıştır. O ruh olarak başka bir yerde yaşamaktadır. O vardır. Annem
varlığını sürdürüyorsa, demek bir ruhlar dünyası vardır. Görünmez, mane-
vi bir dünya...”
Baba İbrahim Bey, Nakiye Hanım’ın ölümünden bir yıl sonra
Selanik’teki Mevle- vi tekkesinin ÅŸeyhi EÅŸref Bey’in yeÄŸeni
Mihrimah Hanım ile evlenir. Yahya Kemal ve Reşat babalarıyla yaşarlar,
annesi öldüğünde henüz üç yaşında olan kız kardeşleri Rukiye
anneannelerinin yanına gönderilir.
Aile parçalanmıştır artık, bir daha hiçbir zaman bir aileye sahip
olmayacaktır Yahya Kemal. Evin içindeki sıkıntılar nedeniyle yeniden
Selanik İdadisi’ne gönderilir.
İLK İLHAM REDİFE’DEN
Edebiyatı meslek olarak seçen pek çok yalnız ve mutsuz çocuk gibi
kitapların dünyasına gömülür. Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamid,
Muallim Naci doldurur yaşamındaki boşlukları.
Yıl 1899 olmuÅŸtur artık ve ÅŸiir Yahya Kemal’in gönül tahtına
kurulmuştur çoktan. Gerçi ilk şiiri henüz 12 yaşındayken dökülmüştür
dudaklarından. Bir sünnet düğününde görüp vurulduğu Redife vermiştir ona
ilhamı.
Sonraları aruz vezniyle denemeler yapmaya başlar. Başında kavak
yellerinin estiÄŸi o dönemde, en beÄŸendiÄŸi ÅŸair olan Muallim Naci’nin
bir gazelini alıp beşer dizeli kıtalar halinde geliştirir sözgelimi.
Lise yıllarında ‘Esrar’ takma adıyla yazdığı ÅŸiirler okul
çevresinde epey ün yapar.
1902 yılında, dönemin en itibarlı okullarından Galatasaray Lisesi’ne
kaydolmak üzere İstanbul’a gider. Ancak kayıtlar kapanmıştır,
annesinin akrabası Abdurrahman PaÅŸazade İbrahim Bey’in Sarıyer’deki
köşküne yerleÅŸir ve kaydını Vefa Lisesi’ne yaptırır.
Bu ev, sürekli konuklardan biri olan Hacı Arif Bey vesilesiyle müziği
bütün incelikleriyle tanımasını sağlar. Hatta Hacı Arif Bey,
şiirlerle haşır neşir olan 18 yaşındaki bu gençten Kalender üzerine
bir şarkı sözü yazmasını ister. Genç şair hiç ikiletmez ve şu dizeler
çıkar kaleminden:
“Bu hayatın elem ü derdini ta key ÅŸekelim / Ah gel bari Kalender’de
biraz mey çekelim / Hay ü huy-i feleğin rağmına heyhey çekelim / Ah gel
bari Kalender’de biraz mey çekelim.”
AVRUPA’YA KAÇIYORUM!
Vefa Lisesi’ne kaydını yaptırmıştır ama bir yandan da Galatasaray
Lisesi’ne kayıtların açılmasını beklemektedir bir umut. Bu günlerin baÅŸ
aktörü ÅŸiirdir elbette. “Rübab-ı Åžikeste” sayesinde Tevfik
Fikret’i keÅŸfeder. Muallim Naci, Abdülhak Hamid ve Recaizade
Ekrem’i ‘eskimiÅŸ’ bulur artık; Edebiyat-ı Cedide çok daha fazla
hitap eder şiir anlayışına. Malumat ve İrtika dergilerinde bu yeni
akımın etkisiyle yazdığı şiirleri yayımlanır.
Bu dönemde İbrahim Bey’in köşkünde karşılaÅŸtığı biri yaÅŸamını
deÄŸiÅŸtirecektir: Serezli Åžekip Bey. “Åžekip Bey’in Paris
hakkında anlattıkları beni öylesine büyüledi ki, mektebe kaydolmanın
yerini Paris’e firar düşüncesi aldı” diye anlatacaktır ileride
dostlarına. Buradaki ‘firar’ sözcüğü, henüz 16’sında bir gencin
heyecan arayışından fazla anlamlar taşır 1903 İstanbul’unda.
Dönem II. Abdülhamit’in neredeyse herkesin peÅŸine bir hafiye takıp
saraya jurnallettiği bir dönem. Eli kalem tutan, mürekkep yalamış bir
kesim Jön Türk hareketini baÅŸlatmış, Paris’teki özgürlük havası dilden
dile dolaşmakta. Ne işi ne gücü ne okulu ne de bir ailesi bulunan,
üstelik edebiyatın aşkına düşmüş bir genç için bu yolculuktan cazip
ne olabilir?
İşte Yahya Kemal de fazla düşünmeden atar kendini Messagerie
Maritime’in Memphis gemisine. Tek kelime Fransızca bilmeden hem
de... Aylardan temmuzdur.
Macera henüz Osmanlı topraklarını terk edemeden başlar. Selanik
limanında gizli polisle karşılaşır, gemiden inmesini isteyen polise
direnir. Hem de ne direnmek...
“Efendi, ben Avrupa’ya kaçıyorum, orada Sultan Abdülhamit aleyhinde
yazı yazacağım. Bu gemiden inmem, indirmek eliniz- deyse indiriniz”
cevabını duyan polis, bu sözleri dinlemiş olmaktan dahi korkarak bırakır
peÅŸini.
TÜRKİYE’NİN TEÅžEKKÜLÜ
Sonunda vardığı Paris’te Türk edebiyat ve fikir adamlarını bulur.
Ahmet Rıza, Sami Paşazade Sezai Bey ve Mustafa Fazıl Paşazade Mehmet Ali
Bey’in çıkardıkları Åžura-ı Ümmet gazetesinde ÅŸiirleri yayımlanmaya
baÅŸlar. Bu ÅŸiirlerin konusu vatan ve ihtilaldir.
Bu sırada Meaux Koleji’ne yatılı olarak yazılır. Fransızcayı iyice
öğrendikten sonraki durağı ise Ecole Libre de Sciences
Politiques’in Dış Siyaset Bölümü olur. Buradaki hocası tarihçi
Albert Sorel, Yahya Kemal’in zihninde yeni kapılar açacaktır. Quartier
Latin’de bir pansiyona yerleÅŸir ve günlerini Saint Michel kafelerinde
geçirmeye başlar.
Paris’te onu etkileyen düşünce gruplarından biri de anarÅŸistler olur.
Özellikle devrin ünlü anarÅŸistlerinden Jean Jaures’nin hiçbir
konuşmasını kaçırmaz. Ancak en çok etkisinde kaldığı isim,
Jaures’nin karşısında yer alan Albert de Mun olur.
Fransız ruhunun nelerden beslendiÄŸini konu edinen Mun’un kendisi için
önemini şu sözlerle dile getirir Yahya Kemal:
“Mun, Fransa’nın teÅŸekkülünü anlatırken, ben hayalen Türkiye’yi
düşünürdüm. Anadolu halkının maddi ve manevi teşekkülünü nasıl
yarattığını, hangi unsurların bu teşekküle karıştığını, Türk vatanının
Anadolu’da nasıl mayalandığını... Asıl halledilmesi gerekli meselenin
bu sualin cevabında olduğu neticesine vardım. Bu benim tarih ve devlet
görüşümün hareket noktası oldu.”
“Gerek tarihte gerekse ÅŸiirde zihnimin teÅŸekkülünü bu döneme
borçluyum” dediÄŸi Paris yılları, ölümünden 50 yıl sonra da etkilerini
kaybetmeyen şiirlerinin tohumlarını atar.
Yıllar sonra “Baudelaire’cilik üstümde uzun zaman bir sıtma gibi
kaldı” diyeceÄŸi ÅŸairlerle tanışması da bu döneme rastlar. “Kötülük
Çiçekleri” ezberindedir. Ancak bir baÅŸka ÅŸairin etkisi daha
fazladır üzerinde: Jose Maria de Heredia.
Yahya Kemal, Heredia’dan dizeleri üzerinde işçi gibi çalışan titiz
bir şair olmayı öğrenir, bir de Yunan ve Latin şairlerin değerini.
“Türkçenin Eski Yunan sanatı gibi yalın, özentisiz, sade
güzelliÄŸini” öne çıkarma amacı Heredia ile birlikte düşer
aklına.
Mina Urgan, “Usta olmasına usta, ama büyük ÅŸair deÄŸil” dediÄŸi Yahya
Kemal’i yerden yere vurduÄŸu “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında
Heredia’nın etkisine dair ÅŸu anısını aktarır. Yahya Kemal, Mina
Urgan’ın üvey babası Falih Rıfkı Atay’ın dostudur ve sıklıkla
evlerine konuk olur. Bir gün yeni yazdığı bir şiiri okumaya başlar
sofrada.
Henüz 12 yaşında olan Mina Urgan atılır hemen ve “Ama siz bunu Jose
Maria de Heredia’dan almışsınız” der, “Ancak ilaheleri mermerden
yapacağınıza tunçtan yapmışsınız, kahramanları da tunçtan yapaca- ğınıza
mermerden yapmışsınız.” Yahya Kemal’in ne cevap verdiÄŸini aktarmamış
ne yazık ki...
Fransız şiirini tanımaya başladıkça dönemin Türk şiirindeki Fransız
etkisini fark eder şair. Böylece yeni akım adı altında yazılan şiirlerin
özündeki taklidi keşfeder ve yeni bir söylemin arayışına girer.
Bu arayışı ise geçmişe, Divan şiirine dönerek yapar. Özellikle de Nedim
dönemi aydınlatır zihnini; “Zamanımıza en yakın ve birçok yönlerden
ulusal” tanımlaması yapacaktır bu dönem ÅŸiiri için.
DOÄžULU RUH, BATILI AKIL
Yahya Kemal’in Paris serüveni, MeÅŸrutiyet’in ilanından dört yıl
sonra sona erer. Henüz 16 yaşında, bir bilinmeyen doğru yol almak için
terk ettiği ülkesine, 28 yaşında ve şiirde Türk kimliğine ulaşmayı şiar
edinmiş olarak döner.
Paris’te girdiÄŸi edebiyat çevreleri ve araÅŸtırmaları sayesinde
çaÄŸdaÅŸlarının aksine Batı’nın bir taklitçisi olmaktan
kurtulmuş, ruhu Doğulu, aklı Batılı bir şair olarak özgün bir şiirin
kapısında duruyordur. O kapıdan içeri girmesi uzun sürmeyecektir
elbette. Zaman zaman Mina Urgan’ın yakala- dığı etkilerin görülmesi
ise doğal sayılabilir.
O yıllarda İstanbul’un edebiyat yaÅŸamında çeÅŸitli akımlar hüküm
sürmektedir. Gazel ve aruz vezni, Batı’ya dönme niyetiyle terk
edilmek üzeredir. Başında Ziya Gökalp’in bulunduÄŸu Hececiler, halk aÄŸzı
konuÅŸmaları taşır ÅŸiirlerine. Yahya Kemal Paris’e doÄŸru yol alırken
gündemde ve yenilikçi olan Servet-i Fünun ve onun az da olsa uzantısı
Fecri Ati akımları ise çoktan eleştirilere uğramaya başlamıştır.
Servet-i Fünun’un ÅŸiire soktuÄŸu Arapça ve Farsça sözcüklerin
karşısında yer alan Hececiler, dili yeniden Türkçülük akımına
baÄŸlama çabasındadır.  Yahya Kemal ise İstanbul’a döndüğünde bir
elinde gazel diğerinde antik Yunan şiirini taşıyordur.
Nev Yunanilik (Yeni Yunancılık) adı verilen bu düşünce akımını takip
eder; kendisini destekleyen arkadaşı ise Yakup Kadri olur. Eski Türk
edebiyatının İran etkisinde gelişmesine karşılık, ilerlemek için Eski
Yunan’a dönmeyi öngörür bu akım. ÇaÄŸdaÅŸ edebiyat yüzünü Avrupa’ya
dönmek adı altında yanlızca Fransız edebiyatına odaklanmıştır. Oysa
Avrupa düşüncesinin özü Eski Yunan’da yatmaktadır.
GEÇİCİ MESKENLER
Her ne kadar sonraki yıllarda çeşitli ideolojik gruplar tarafından
sahiplenilse de Yahya Kemal’in ÅŸiirlerinde bir düşünce sisteminin
propagandasını yaptığı iddia edilemez. Ne Doğu reddedebilir onun şiirini
ne Batı. Ne geleneksel etiketi yaraşır şiirine ne de modernist. Durduğu
yeri yine en güzel kendisi anlatmıştır zaten:
“Ne harabi, ne harabatiyim
Kökü mazide olan atiyim.”
Paris dönüşünde yaÅŸamının sonuna kadar sürdüreceÄŸi ‘geçici mesken’
alışkanlığı baÅŸlar. Önce Paris’ten tanıdığı Åžeifk Esat’ın
Divanyolu’ndaki evinde, sonra Kıbrıslı’ların Kandilli’deki
yalısında, ardından da Yakup Kadri’nin annesiyle birlikte oturduÄŸu
Kızıltoprak’taki evinde yaÅŸar.
Bu arada Darüşşafaka’da tarih ve edebiyat dersleri verir. Åžiir
dünyasında bir adı vardır artık. “Ruhumda, ahlâkımda, zevkimde,
dilimde, sanatımda en büyük etkiyi o yapmıştır” dediÄŸi Tevfik Fikret
ile de dost olur. Her ne kadar Fikret’in ÅŸiirinden epeyce uzaklamış
olsa da, saygıda kusur etmez bu büyük ÅŸaire. Ancak Tevfik Fikret’in
İstanbul’a ağır bir sövgü içeren “Sis” adlı ÅŸiirine karşılık
“Bir devri lânetiyle boÄŸan ÅŸairin Sis’i” dizesini içeren “Siste
SöyleniÅŸ” ÅŸiirini yazmadan da edemez.
ATATÜRK İLE DOSTLUK
1914’e gelindiÄŸinde Yahya Kemal’e göre imparatorluk çok yanlış bir
karar verir ve I. Dünya Savaşı’na girer. Savaşın ardından gelen malum
geliÅŸmeleri yakından takip eden Yahya Kemal’in KurtuluÅŸ Savaşı’nı ve
Mustafa Kemal Atatürk’ü destekleyen yazıları art arda yayımlanır.
Anafartalar Zaferi’nden beri baÄŸlı olduÄŸu Mustafa Kemal PaÅŸa ile, I.
Dünya Savaşı sürerken Büyükada’da tanışmışlardır.
Edebiyatın baş köşede olduğu bu dostluk ilerler, cumhuriyetin
kuruluşunun ardından da devam eder. Artık Çankaya sofralarında yerini
alan, Atatürk’e kendi ÅŸiirlerinin yanı sıra Fransız ÅŸairlerin
eserlerini okuyan bir dost olur Yahya Kemal. Hatta Çankaya’daki
kitaplığa pek çok eser onun önerileriyle alınır.
Atatürk’ün, fikirlerine güvendiÄŸi Yahya Kemal, Lozan barış
görüşmelerine danışman olarak katılır. Cumhuriyetin ilk yılında
ise Urfa milletvekili olarak yerini alır Meclis’te. Üç yıl sonra da
elçilik göreviyle VarÅŸova’ya gönderilir. İstanbul hasreti o
yıllarda girer ÅŸiirlerine, “Zihnim bu ÅŸehirden, bu devirden çok
uzakta / Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plakta” dizelerini bu ÅŸehirde
kaleme alır.
VarÅŸova’nın ardından orta elçilik göre- viyle gittiÄŸi Madrid ise
“Endülüs’te Raks” ÅŸiirine kaynak olur. 1932 yılında birden bire
Madrid’den ayrılır ve Paris’e gider. Kimilerine göre daha iyi bir
görevi hak ettiğini düşünüyordur kimilerine göre ise gezip eğlenmeye
düşükünlüğü nedeniyle dışişleri ile arası açılmıştır. Her iki durumda da
sonuç değişmez: Adres dahi bırakmadan ayrılmış bir elçiyi bakanlık
istifa etmiÅŸ sayar.
Bir yıl kaldığı Paris’ten İstanbul’a dönüşünde yeniden Meclis’e
girer, bu kez Yozgat milletvekili olarak. Bu görevi, Tekirdağ ve
İstanbul milletvekillikleri izler. Ancak hiçbir gün etkin olmaz
siyaset sahnesinde.
EVLİ KADINLARLA AŞK
Biraz geriye gidip, ÅŸairin 30’lu yaÅŸlarına dönersek... Artık mesleÄŸi
olan, şiir çevrelerinde de itibar edinmiş bir isimdir. Tam da bu
sıralarda aşk kapısını çalar. Ne var ki evli bir kadındır gönlünü
çelen: Ressam Celile Hanım; Türk şiirinin bir başka büyük isminin,
Nazım Hikmet’in  annesi... Celile Hanım aÅŸkı için kocasını terk etmeyi
göze alır, ancak Yahya Kemal ‘aile kuracak maddi ve manevi durumda
olamadığı’ gerekçesiyle özür diler aÅŸkından.
Yaşadığı ikinci aşk da -tesadüf müdür bilinmez- evli bir kadınla olur.
Diplomat Åževket Fuat Bey’in karısı Melek Celal Sofu. Belki de kendinde
aile kurma cesareti bulamadığından seçiyordu evli kadınları, kim bilir.

Melek Hanım’dan sonra yaÅŸamına pek kadın girmez. YaÅŸamının sonuna
doğru bu kararından duyduğu pişmanlığı itiraf eder dostlarına,
yalnızlığı bir zuldür artık.
1921 yılında, aralarında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da bulunduÄŸu
öğrencileriyle birlikte Dergah dergisini çıkarır. Döneminin en iyi
edebiyat dergisi olan Dergah’ın iÅŸgal İstanbul’unda yüklendiÄŸi bir
diÄŸer misyon da Milli Mücadele’yi desteklemektir.
Yeni yetişen şairlerden desteğini esirgemez Yahya Kemal, onlar için bir
yol gösterici, bir önder olur. Şiirin ne olduğunu anlatmakla kalmaz,
kendi şiiriyle de örnekler bunu. Bu anlamda tutarlı bir öğretmendir.
Fikri ile zikri buluÅŸur.
Ancak bu buluşma biraz meşakkatli, çokça da bekleyişli gerçekleşir
daima. Zira şairin doğru sözcük için günlerce, hatta haftalarca uğraşması
ün salmıştır. Bu titizliği o raddelere varır ki, bir şiiri tamamlaması
birkaç yıl bile sürer. Bu nedenle olsa gerek, sağlığında kitaplaşmaz
eserleri. Ancak 1959 yılında Nihad Sami Banarlı önderliğinde kurulan
Yahya Kemal Enstitüsü tarafından kitaplaştırılır şiir ve yazıları.
“Türk Edebiyatında Yahya Kemal” adlı kitabın yazarı, ÅŸairin dostu
Cahit Tanyol; Yahya Kemal’in bu titizliÄŸinin eskilerin inandığı ilham
kavramını rotadan kaldırdığını söyler, ona göre ÅŸiire “İlham yerine
sezgiyi, işçiliÄŸi, duygu bütünlüğünü” getirmiÅŸtir.
DOĞRU SÖZCÜK PEŞİNDE
Mallarme’nin “Åžiir sözcüklerle yazılır” cümlesini sık sık
yinelemesi de Yahya Kemal’in çalışma yöntemini ele verir. DoÄŸru sözcüğü
bulmak aylar sürse de madenden elmas çıkarır gibi uğraşmak gerekir.
Dizeler daima kafasında yoğrulur. Yürürken, sohbet ederken, ders
verirken zihninde şiire ait olan mekanizma doğru sözcüğü arar durmadan.

15 yılda tamamladığı “Açık Deniz” ÅŸiiri üzerine söylediÄŸi sözlerle
yavaş yazmasının nedenini açıklar:
“Åžiir duygusunu dil biçimine getirinceye kadar yoÄŸurmak, onu çok
toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki, mısra sanki duygunun ta
kendisiymiÅŸ gibi okura içten bir duygu vermek. İşte bunu özlüyordum.”

Beyitten mısraya geçiÅŸin de temsilcilerindendir aynı zamanda; “Mısra
haysiyetimdir” sözüyle anlatır ÅŸiir anlayışını.
“Åžiir duygusunu dil biçimine getirmek”... Duygunun dil haline
gelmesi... Yahya Kemal’in sırrı burada olsa gerek; dili duygudan ayrı
tutmaması, dil uğruna duyguyu, duygu uğruna dili feda etmemesinde.
Oyuncaklı anlatım derdiyle samimiyetten ödün vermemesinde; şiir namusuna
halel getirmemesinde.
Özellikle de hamasi bir söylem tutturup bağımsızlığını yeni kazanmış
bir milletin zaaflarını edebiyata alet etmemesinde.  Oysa ‘vatan’
kavramı sıklıkla yer alır Yahya Kemal şiirinde. Yaşadığı dönemde
rahatlıkla propagandaya dönüşebilecek bu konuda edebiyatı güncele
kurban etmemeyi başarır şair.
Dillere pelesenk olmuÅŸ “Akıncılar” gibi ÅŸiirlerinde bile okura
yansıyan vatanperverlikten önce edebiyat ve dil lezzetidir.
MEKTEPTEN MEMLEKETE
Yahya Kemal’in vatan algısı da tıpkı ÅŸiir algısı gibi Avrupa’da
ÅŸekillenmiÅŸtir. Paris’te geçirdiÄŸi yıllarda özümsediÄŸi fikirlerin,
içinde yaşadığı topraklara uyarlanması gerektiği düşüncesiyle bir makale
kaleme alır Kültür Haftası dergisinde. 1956 yılının Ocak ayıdır. Konu
“Mektepten Memlekete”dir; yani Avrupa kültürünün mektebinde
öğrenilenlerin memlekete uyarlanması.
Büyük yankı uyandıran makalede, “A- maç bizim ulusallığımızdır”
der: “Onun Avrupa uygarlığı içinde, tıpkı öteki uygarlıklar gibi bir
kimlik oluÅŸudur. İşte bu gereksinmeyi duyan Türkler’in mektepten
memlekete gelmeleri ve memleketi Türk edebiyatının çerçevesi haline
getirmeleri gerekir.”
1940’larda yeni Türk ÅŸiiri ilerlerken kendisi bu yeni ÅŸiire uzak
durur, hatta güçsüz bulduğu genç şairleri suçlar. Onu devamlı
eleştirdiklerini ancak ortada kendisinkinden iyi şiir olmadığını
söyler.
GENÇ ŞAİRLERİN FİKRİ
Onu eleştiren bu gençlerden biri de edebiyat yaşamına Dergah dergisinde
adım atan Nurullah Ataç’tır. Ataç’a göre Türk edebiyatında Batı
sanatını ilk kez gereğince kavramış ve taklitten öteye geçip Batılı bir
Türk şiiri kurmuştur Yahya Kemal. Konuşulan dile en başarılı şiiri
yazmış, biçim kaygısını geri getirmiştir. Ancak bunu yaparken
şiirin ufkunu genişletememiş, yalnızca bulduğu malzemeyi işleyip
inceltmiÅŸtir. Bu nedenle de bir baÅŸlangıç deÄŸil, sondur Ataç’a göre.
Genç şairlerden gelen sert eleştiriler, Kaynak dergisinin 1950 yılında
düzenlediği soruşturmayla devam eder.
İlhan Berk, “Yahya Kemal bugünün ÅŸairi olmadığına göre, Türk
devriminin ÅŸairi hiç olamaz. (...) Yahya Kemal’i bugün için savunmak,
Osmanlı İmparatorluÄŸu’na özenmek, onun diriliÅŸine yardım etmektir”
diye yazar. Salah Birsel daha serttir: “Bence Yahya Kemal, HaÅŸim’le
kapanan Divan ÅŸiirinin kapısını haksız yere kurcalayan bir ÅŸairdir.”
Attila İlhan ise ÅŸairin dünya görüşüne yöneltir eleÅŸtirisini: “Neresi
devrim şairi? Bunca yıllık yaşamını bir meraklı çıkıp kurcalasın ve bana
pir aşkına devrimci tek hareket, devrimci tek dize göstersin. (...) Onun
yalnız kökü değil, ayağı da, başı da her şeyi de geçmiştedir. Oysa Yeni
Türk şiiri ayaklarını yere basmıştır. Ve sanat geleceğe yürüyen
halkların emrindedir.”
ŞİİR İŞÇİSİ
Yeni edebiyat çevrelerinin bu tepkileri üzer Yahya Kemal’i. Bu
nedenledir ki 65. yaşı için Edebiyat Fakültesi’nde yapılan kutlama onu
hem ÅŸaşırtır hem de çok duygulandırır. “Türk ÅŸiirinin bir köşesinde 40
yıl bir kuruntuya kapılarak çalışmış bir işçi” tanımlamasını
kullanacak kadar edebiyata vakfetmiÅŸtir kendini.
Ailesi dizeler olur ömrü boyunca, şiirleridir akrabaları. Onların
dışında yalnızca dostları vardır. Yaşamı boyunca ne evi olur ne
de kitabı. Ne kendine ne de şiirlerine mesken edinir. Belki hep bir arayış
içinde olmasından, ‘bulmayı’ bir son kabul etmesindendir.
İlişkilerinin sonunu getiremez, şiirlerinin sonu ise yıllarca
bekler bazen.
Çeşitli dostlarının evleri ve elçilik rezidanslarından sonra yaşamı
Park Otel’de geçer. 1936’dan 1958’de ölümüne kadar burada, 162
numaralı odada konaklar. Bir otelde yaşamak, yalnızlığına derman olur
belki de. Yaşamı boyu taşıdığı kalabalıklar içindeki yalnızlığa en uygun
mekanlardır otel odaları.
Oysa iki kardeşi vardır büyük şairin. Ancak ne kardeşi Reşat ile ne de
henüz hayattayken babasıyla yakınlık kurar. Arayıp sormaz ailesini. Son
anına kadar birlikte olduğu arkadaşları Adnan Adıvar, Ahmet Hamdi
Tanpınar, Mustafa İnan, İhsan Kongar, Cahit Tanyol, Münir Nurettin
Selçuk, Behçet Kemal Çağlar ile paylaşır günlerini.
ASUDE BAHAR ÜLKESİ
1958’e gelindiÄŸinde ciddi saÄŸlık sorunları baÅŸgösterir. Sebebi
bulunamayan bağırsak kanamaları nedeniyle hastaneye yatar. Uzun süre
tedavi görse de iyileşemez ve 1 Kasım 1958 günü Cerrahpaşa
Hastanesi’nde veda eder yaÅŸama. Cenazesi 3 Kasım’da Fatih
Camii’nden kalkar. Rumelihisarı’ndaki mezarında, “Rindlerin
Ölümü”nden dizeler karşılar ziyaretçileri:
“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; / Gönlü her yerde buhurdan
gibi yıllarca tüter. / Ve serin serviler altında kalan kabrinde / Her
seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.”
EDEBİYATÇILAR YAHYA KEMAL’İ ANLATTI
Talât S. Halman  “ŞİİRİ TAC MAHAL’İN KARÅžILIÄžI”
Edebiyat tarihçiliğimizin hatalı ve sıkıntılı yaklaşımlarından biri çok
yönlü yazarlarımızı tek terimle tanımlamaya çalışmak olmuştur. Yahya
Kemal’i yalnızca ‘son Divan ÅŸairi’, ‘neo-klasik ÅŸair’ gibi
göstermek bu tür sınırlamalar arasındadır. Yahya Kemal, modern
şiirimizin bazı ileri aşamalarını içeren yenilik- lerin yaratıcısı
olmuÅŸtur.
Beyatlı’nın atılımı, ‘ideal ÅŸiir’i yaratma çabası olarak
tanımlanabilir. Eserleri, bu estetik yöntem açısından incelenmeyi
beklemektedir.
Yahya Kemal, gerek nazım zevki gerek tarih ve tabiat anlayışıyla bir
simetri şairiydi. Asude bir varlık düzeninde, tenasüp, intizam, ahenk ve
tenazur mükemmelliği ülküsüne bağlı kalmıştı. His ve heyecanları hep
denge içindeydi. Türler arasında benzerlikler aramak her zaman doğru
olmayabilir ama, ben inanı- yorum ki Beyatlı’nın ÅŸiir mimarisi Tac
Mahal’in ÅŸiirdeki bir karşılığıdır.
Beyatlı estetiğinde eda ile seda, iki has ve halis özelliktir. Bunu
‘mimari’ ile ‘musiki’nin karışımı diye tanımlamak yanlış
olmaz.
Yeni Türk klasisizminin üstadının estetiÄŸinde ‘h’ ile baÅŸlayan
birkaç terim ö- nemli rol oynamıştır: his, haz, huzur, hatıra, huşu,
hayal, hakikat... Yahya Kemal, Divan şiirinin devamı olarak kalmamış,
modern şiirin bazı yeniliklerini kendine özgü bir estetik olarak
geliÅŸtirmiÅŸtir.
Cevat Çapan  “EVRENSEL EDEBİYAT ÖRNEĞİ”
Yahya Kemal, Türk şiirinin büyük geleneği içinde evrensel şiir kültürünü
özümsemiş,
DoÄŸu’dan ve Batı’dan öğrendikleriyle anadilinin anlatım
zenginliklerinden yararlanarak yeni bir şiir dili yaratmış önemli bir
ustadır. Şiirin Doğu ve Batı kaynaklarını tanıdıktan sonra kendi
kimliÄŸini bulan ve bunu tutarlı bir biçimde sürdüren bir usta. “Kökü
mazide âti” sözü onun için hiç de basit bir övünme deÄŸildir. Kendi
kişisel yaşantılarını benzersiz bir tarih bilinci ve duyarlıkla dile
getirebildiÄŸi için  evrensel bir edebiyatın baÅŸarılı örneklerini
vermiÅŸtir. Özellikle “Kendi Gök Kubbemiz”de. Özde yoÄŸun duyguya,
biçimde bütünlüğe önem veren şiir anlayışıyla sanatının geçmişle gelecek
arasında sağlam bir köprü kurduğunu görmezden gelemeyeceğimiz büyük bir
öncüdür Yahya Kemal.
Konur Ertop  “ŞİİRİ BUGÜNÜN OKURUNA UZAK”
Yahya Kemal’in ÅŸiiri geçmiÅŸin ustalıklı bir yapıtıdır. Bugün
yaşadığını kabul etmek ise güçtür.
Yahya Kemal’in ÅŸiirleri yarım yüzyıl önce bir büyük gazetede
yayımlanıyordu. Sıradan insanlar bunları kesip cüzdanlarında
taşıyordu. Bugün bu ilginin sürdüğü söylenemez. Onun şiiri yazıldığı
günde önemliydi.
Geçmişle hesaplaşarak onun yerine yeniyi, ileriye açık olanı koymuş
değildir. Kendisinden sonraki şiiri beslememiş, yeni duyarlıklara
seslenememiÅŸtir.
ÖrneÄŸin İlhan Berk Ahmet HaÅŸim’den, Edip Cansever Ahmet Muhip’ten
etkilendiklerini anlatırlar. Yahya Kemal, gelenekten yola çıkıp kendi
yapıtını oluşturmuştur.
Ancak bugün elbette onu yeniden keşfeden, yorumlayan, şiirini onun
üstüne kuran yeni bir ozan gelebilir. Ne var ki o şiir, okura da
yaşayan şiire de uzaktır.
BeÅŸir AyvazoÄŸlu  “HÂLÂ GÜNCEL HÂLÂ ÖNEMLİ”
Ölümünün üzerinden elli yıl geçmiş olmasına rağmen, Yahya Kemal isminin
hâlâ çeşitli vesilelerle sık sık zikredilmesi, gazete ve dergilerde
hemen her gün onunla ilgili atıflara, dedikodulara rastlanması, kitap
çapında çalışmaların çoğalması ve bir yıl boyunca anılacak olması,
gerçekten önemli bir hadisedir.
Bugün Yahya Kemal’i tartışıyorsak, onun iki yüz yıldır yaÅŸadığımız
kimlik krizi hakkında doğru sorular sormuş, daha da önemlisi, bu
sorulara doğru cevaplar vererek kritik bir dönemde önemli bir misyonu
üstlenmiş olmasındandır.
Bana sorarsanız, Yahya Kemal ve onun düşüncesini zenginleştirip
çeşitlendirerek devam ettiren Ahmet Hamdi Tanpınar hayatî bir
ilkenin altını çizdiler: Kültürün varlık şartı sürekliliktir. Biri bunu
‘imtidad’, diÄŸeri ‘devamlılık’ kavramı ve ‘devam ederek
deÄŸiÅŸmek, deÄŸiÅŸerek devam etmek’ ilkesiyle ifade etmeye çalıştı.

Bugün geçmişimizi sırtımızda ağır bir yük olarak geleceğe taşımak için
çabalayıp duruyoruz. Hâlbuki yapılması gereken, onu bir itici güç
haline getirmektir. Yahya Kemal hâlâ bunun için çok önemli. Şiiri ve
düşüncesiyle, içinden geldiğimiz, derinlerde çalışarak yüz
çizgilerimizi belirlemeye devam eden, zorla koparıldığımız kültüre
yeniden ulaÅŸabileceÄŸimiz kanallar açtığı için hâlâ ‘güncel’dir ve
hâlâ konuşulmakta, tartışılmaktadır.
Tahir Abacı YAHYA KEMAL ŞİİRİ VE MÜZİK
Yahya Kemal, ‘vatan’ı ‘mektep’te öğrendiÄŸini söyler.
‘Mektep’ Paris ve Fransa’dır. Orada ‘millet’ kavramının
teorisini yapan düşünürlerden eğitim almış, o bilinçle Divan şiirini
incelemeye başlamış, bu arada erken dönemini bitirip yeni bir döneme
geçmekte olan modern ÅŸiiri tanımış, ama ‘gecikmiÅŸ klasik’ dediÄŸi
Parnasçı şairlere daha çok yakınlık duymuştur.
Parnas akımı, sanatı, özellikle de görsel sanatları kutsayan bir akım.
Yahya Kemal, Avrupa sonrası gözüne hayli geri görünen İstanbul’da
yapamayacağı düşüncesine kapıldığı bir sırada, Tanburi Cemil Bey ve
diÄŸer müzisyenleri dinlediÄŸini, ‘vatan’a bu ‘altın kapı’dan
geçerek döndüğünü hissettiğini yazar.
Böylece Divan şiirinden sonra ikinci bir temsil öğesi olarak müziği
benimser. Buna İstanbul mimarisi ve biraz geriden hat sanatı da
eklenince, Türklerin Anadolu’ya giriÅŸiyle kurulmaya baÅŸladığını,
İstanbul’un el deÄŸiÅŸtirmesiyle ivme kazandığını varsaydığı uygarlığı
dört ayak üstüne oturtmuş olur.
“Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’da Müzik” adlı kitabımda
örneklediğim üzere, onun sanatsal öğelere verdiği bu temsil değeri,
Parnas akımından etkilenmiÅŸ olmasının getirdiÄŸi  bir ‘ikâme’dir aynı
zamanda. Osmanlı’da görsel sanatlar yeterince geliÅŸmediÄŸi için, yerine
şiir, mimari ve özellikle de müziği ikâme etmiştir.
“Çok insan anlıyamaz eski musikimizden / Ve ondan anlamıyan bir ÅŸey
anlamaz bizden” dizelerini söylediÄŸi zaman, sadece Itri’nin, Hâfız
Post’un, Dede Efendi’nin müziÄŸinden etkilenmiÅŸ biri olarak deÄŸil,
‘kendi gökkubbemiz’in dayanaklarından birinden söz eder gibi
konuşmaktadır.
Bir baÅŸka ÅŸiirinde Itri’nin ‘neva-kâr’ını Osmanlı ordularının
seferlerinin ve bu yolla kurulan uygarlığın fon müziği, hatta ufku, ışığı
gibi sunar.
Tanpınar, günlüğünde “Yahya Kemal’in ÅŸark musiki zevki ve muhabbeti
zannetmem ki benimki gibi olsun” derken bir bakıma haklıdır. Çünkü
Yahya Kemal’de müzik uygarlık temsilini ve ‘bezm-i mey’ kutsamasını
aşarak somut hayata bir türlü intikal edemez. Bu intikali de Tanpınar
romanlarıyla yapmıştır. Her ikisi de, müziğe verdikleri önem ve değer
açı- sından benzersizdirler.
ŞİİRLERİ
AKINCI
Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kaafilelerle...
Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.
Bir gün yine dolu dizgin boşanan atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla...
Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de
Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde!
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
BİR BAŞKA TEPEDEN
Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Nice revnaklı şehirler görünür dünyâda,
Lâkin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
YaÅŸamıştır derim, en hoÅŸ ve uzun rü’yâda
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.
SESSİZ GEMİ
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,
Günlerce siyâh ufka bakar gözleri nemli.
Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!
Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.
YAHYA KEMAL YILI ETKİNLİKLERİ
2008’in Yahya Kemal’i Anma Yılı ilan etmesi nedeniyle çeÅŸitli
etkinlikler düzenleniyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Yahya Kemal
Enstitüsü işbirliğiyle, eylül ayında yayımlanması planlanan bir anma
kitabı hazırlıyor şair için. Anma yılı çerçevesinde şairin bestelenmiş
şiirleri de CD formatında yayınlanacak, şiirlerinden yeni besteler
yaptırılacak. Şairin yaşadığı mekânlara plaket konulması da planlanıyor.

Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi ise 2008 Dünya Şiir
Günü’nü Yahya Kemal’e ayırdı. 21 Mart saat 21.00’de
Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Konser
Salonu’nda yapılacak etkinlikte Prof. Dr. İskender Pala “Yahya
Kemal Åžiiri ve AÅŸk”, Dr. Yılmaz Karakoyunlu “Yahya Kemal’de Åžiir
ve Åžarkı” baÅŸlıklı konuÅŸmalar yapacak; Yıldız Kenter ve Hilmi Yavuz
Yahya Kemal şiirlerini seslendirecekler. Kültür ve Turizm Bakanlığı
Klasik Türk Musikisi Korosu ise şairin bestelenen şiirlerini sunacak.
Hacettepe Üniversitesi de 25 Mart saat 13.30’da yapacağı Ölümünün 50.
Yılında Yahya Kemal toplantısıyla katılıyor bu yıla. Toplantının
konukları yazar Mustafa Şerif Onaran ve tiyatrocu Rüştü Asyalı.


 

 
Nutuk (Sesli ve Görsel)
 
Etkinlik Takvimi
, 2026
PzrPztSalÇrşPrşCumCts
1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28 29 30
 
 
 
 
 
Copyright Aralýk 2002 © balkanpazar.org
tasarým ve uygulama Artgrafi.net