Urumeli Havası
Urumeli Havası Suavi Kemal suaviy@yahoo.com Milli Gazete 16.10.2008 Balkanlardan gelen "serin ve yağışlı havalar" bana dedelerimin can havliyle terk ettiği yurtlarından gelen hasret yüklü mektuplar gibi gelir.
O diyardan bize ulaşan birer yadigârdır onlar. Hiç görmediğim, birkaç gitme fırsatını göz göre göre teptiğim dedevatanımdan birer sitem gibi üstüme boşalıverir yağmurlar.
Peki, niçin teperim o davetleri? Niçin icabet edemem dedemin dünyaya ilk çığlığını saldığı, yürümeyi öğrendiği, ata bindiği o yurdun çeşitli vesilelerle beni kendine çekmesine karşı koyarım?
Emin olun kolay olmaz bu reddetme faslı. Ancak gitmek bana daha da zor gelir. Can havliyle bırakılmıştır o iller. Göz yaşı dökülmüştür terk edilirken. Çiftlik, çubuk ne varsa bırakılmıştır. Ekmek teknesinin gizli gözüne emanet edilen ve İstanbul’da yeni bir hayat kurmak üzere bel baÄŸlanan altınlar ise kaÅŸla göz arası çalınacaktır. Hem de bir akrabanın marifetidir bu. Yine de hayat bir ÅŸekilde kurulur ve babam yangınların büyük alanlar açtığı, bostanların, bahçelerin köy havası verdiÄŸi bir zaman diliminin İstanbul’un dünyaya geldiÄŸinde miladi takvim 1927’yi gösterir.
Hikâyenin baÅŸlangıcı hep bir savaÅŸtır. YitirilmiÅŸ bir savaÅŸ. Adı konulmamış bir dizi soykırımdır Rumeli’nin elden gitme hikâyesi. Åžimdi Bulgaristan sınırları içinde kalan topraklardan kopan anne tarafım için bu savaşın adı 93 harbidir; Makedonya’yı terk etmek zorunda kalan baba tarafım içinse Balkan Savaşı.
Bir Kemalettin Tuğcu hikâyesi gibidir yaşanan. Ancak ne yazık ki hikâye değildir ve trajik boyutu değme melodramdan daha derindir.
Yerleştirilecekleri yeni evlerini beklerken kaldıkları cami avlularında çamaşırlarını, bezlerini kaptırmamak için beline sararak kurutan kadın felç geçirir.
Hayat bir köşesinden yakalar bu aileyi de. Kayserili Çekenoğlu ailesinin oğlu ile evlenecek olan anneannem dünyaya geldiğinde henüz takvim inkılabı olmadığından doğum tarihi Rumi 1333 olarak işlenir kafa kâğıdına.
YaÅŸadıkları zorlukların belki de binde biri kulaktan kulaÄŸa aktarıla aktarıla bizim kuÅŸaÄŸa kadar intikal etmiÅŸtir. Hem ne kadarını bilebilirim ki o göçün? Çünkü en fazla ateÅŸ düştüğü yeri yakar. Gerisi "hikâyedir". Yani Fuzuli’nin deyimiyle "kıy u kaal".
O ciÄŸerdelen hikâyeler filmlerde, romanlarda, ÅŸiirlerde yeterince ifade edilmiÅŸ midir? Sanmam. Hiç yaÅŸanmamış gibi unutuluÅŸa terk edilmiÅŸtir onca hayat. HoÅŸ yazılsa ne olacaktı? Selüloz ya da pelükül ne kadar taşıyacaktı o ateÅŸi? Hangi DVD’nin yoÄŸun diski bu yaÅŸananların yoÄŸunluÄŸunu "seyirci" adlı obur kalabalığa aksettirebilirdi ki?
Taşınan ateşin ne kadarı okura, izleyiciye düşecekti?
Evet, ateş düştüğü yeri yakmıştır ve hiçbir emare kalmasa da o yangın yerini görmekten korkarım. Bu size çok anlamsız bir gerekçe gibi gözükebilir. Beni habbeyi kubbe yapmakla itham edebilirsiniz.
Oralara gitmen senin için farza yakın bir mecburiyettir diyebilirsiniz.
Ben de keyfime ayak sürçmem ama. Mesela dedemin yürüdüğü yollardan ancak pasaportla geçebileceğim gerçeğini nasıl hazmedebilirim ki? Uzaydan görülemeyen, ancak kâğıt üzerinde çizildiği için yoluma çıkacak olan gümrük kapılarını aşmaya dermanım yeter mi emin olamam.
Hiç gitmedim oralara bu yüzden bir hasretten, bir nostaljiden bahsedemem. Yine de o ateşten küçük bir yalım her nasılsa düşmüştür bana da. Her nasılsa arada bir canlanır ve varlığını hatırlatır bana. Bilhassa bu havalarda.
Minik bir yalımıyla bile bu kadar yakan yangının tamamıyla muhatap olan dedelerimin, ninelerimin ruhlarına birer Fatiha okurum. Evladı fatihan için en güzel hediye zaten budur.
Evet, sadece televizyonda hava durumunu seyrederken "rumeli"nden gelen o mektubun müjdesini alırım. İçim cız eder. Anlatılmamış hatıralar getirir bana "Balkanlardan gelen o serin ve yağışlı havalar". Bulutlardan gelen mektubu hecelemeye çalışırım.
Balkanlardan sadece yaÄŸmurun bereketi gelmez.
Zira yağmurun sesi kelimelere dökemeyeceğim cümleler fısıldar kulağıma. Derin bir nefes alıp, bir süre ciğerimde o havayı muhafaza etmeye çalışırım.
Elimden gelen de ancak bundan ibarettir.
|