Merhaba Rumeli!
Mesut Çevikalp - m.cevikalp@aksiyon.com.tr - Sayı: 726 - 03.11.2008
Merhaba Rumeli!
Türkiye; Kafkasya ve Kuzey Irak açılımının bir benzerini Balkanlar’da uygulamaya soktu. Dengeler gözetilerek atılan adımlar, Anadolu-Rumeli baÄŸlarını yeniden canlandırdı. Açılımın ilk meyvesi de Balkanlar’daki eserlerin sayısını 30 bine çıkaran ‘Osmanlı Eserleri Envanteri Projesi’ olacak.
--------------------------------------------------------------------------------
Oturum baÅŸkanının verdiÄŸi 20 dakikalık süre, sunumuna yetmemiÅŸti. İkinci ikazın ardından 10 dakika geçmiÅŸti ki konuyu toparlaması istendi. Daha fazla uzatmadan bitirdi konuÅŸmasını. Kürsüye yaydığı tebliÄŸini toparlarken, yüreÄŸinden seslendi konferans salonuna; resmî görevine, salondaki Sırp temsilcilere bakmaksızın: “Ben bugün Balkanlar’da yaÅŸayan Fatihan torunlarından biriyim. Ailem, Osmanlı yedi cihana hâkim olsun diye Anadolu’yu bırakıp göçmüş o diyarlara. Hadi Osmanlı’nın bize sahip çıkamamasını anladık da siz neden uzak durdunuz yıllarca? Bizi neden öksüz, yetim bıraktınız?”
Sadece onun deÄŸil, katılımcıların da gözleri dolmuÅŸtu. Uzun süre ayakta alkışlandı. Akademisyenin bu küçük sitemi, belki bazıları için alışılagelmiÅŸti; ama onun için belki de yaÅŸadığı ülkede iÅŸinden edecek kadar tehlikeliydi…
Tahminin üzerinde bir katılım olunca salon yetersiz kalmış, genci yaÅŸlısı koridorlara taÅŸmıştı. Balkanlar’daki Osmanlı mirası ve soydaÅŸların zorunlu göçlerine dair konuÅŸmaların ardından heyecanla beklenen gösterim için ışıklar söndü. Ekranda beliren, 1923’te Lozan’la Romanya’ya baÄŸlanan Tuna Nehri üzerindeki Adakale’nin belgeseliydi. 1960’larda bin kadar Türk’ün yaÅŸadığı adanın tarihî görüntüleri, salondan yükselen hıçkırık sesleriyle örtüştü. Sanki yıllar önce Adakale’yi, yurtlarını boÅŸaltan Fatihan evlatlarının gözyaÅŸlarıydı bunlar. 60’lı yaÅŸlarını aÅŸan ak saçlı kadın doÄŸruldu, aÄŸlıyordu: “Bizi adadan kopardıkları gün, ben daha küçücüktüm. Annemle babam, evimizin duvarlarını, dört bir köşesini, aÄŸaçlarını öpüyordu. Ben, anlam verememiÅŸtim o gün. Evimizin kapılarını da ardına kadar açık bırakarak bindik kayıklara, sanki geri dönecekmiÅŸ gibi çıkmıştık. Åžimdi diyorum ki: KeÅŸke evime gidebilsem de öpsem duvarlarını. Sarılsam aÄŸaçlarımıza…”
YönetmenliÄŸini ve senaryosunu İsmet Arasan’ın üstlendiÄŸi ‘Kayıp Yurdun AÄŸrısı: Adakale’ belgeseli, 1967’de Romanya ve Yugoslavya’nın Tuna Nehri’nde ortaklaÅŸa inÅŸa ettiÄŸi barajın suları altında kalan Osmanlı kalesi Adakale’yi ve oralı Türklerin hikâyesini anlatıyordu…
Cevahir Otel’in büyük konferans salonu, Bosna-Hersek, Kosova, Arnavutluk, Makedonya ve diÄŸer Balkan ülkelerinin bayraklarıyla donatılmıştı. Yerli yabancı akademisyenler, Balkanlar’ın geleceÄŸini masaya yatırıyordu. Akademisyenlerin yanı sıra bir ilk olarak 9 Balkan ülkesinin müftüsü de iki günlük sempozyumun katılımcılarındandı. İşte, bu müftülerden birinin ÅŸu sözleri, salonu dolduran bini aÅŸkın dinleyici tarafından ayakta alkışlanmıştı: “Fitne çıkarıp aramızı bozmak isteyenler var. Türkiye bizim anamızdır. Ana, evlatlarından hiç vazgeçer mi? Türkiye bizden vazgeçmez, biz de ondan vazgeçmeyiz.”
Yukarıdaki anekdotlar, bu yıl içinde farklı tarih ve mekânlarda düzenlenen üç Balkan sempozyumundan. Toplantılar farklı baÅŸlıklar altında olsa da aslında çıkış noktaları birdi: Balkanlar’dan gelen çaÄŸrılara kulak vermek, uzun bir aradan sonra yeniden Fatihan evlatlarının yanında olmak.
Osmanlı’nın asırlar süren hâkimiyeti, 1912’de patlak veren Balkan SavaÅŸları’nın ardından 1913’te bölgeden çekilmesiyle sona erdi. 1924 ve 1955 mübadeleleriyle yurtlarından edilen, 1990’ların ardından baÅŸlayan mikro milliyetçiliÄŸe dayalı iç savaÅŸlarda soykırıma uÄŸrayan Balkan Müslümanları ile soydaÅŸlarımızın sızısı ise hâlâ dinmedi. Fakat yaklaşık bir asırdır hamisiz kalan Balkanlar’a yine Osmanlı torunları sahip çıktı.
Komünist blokun çöküşüyle çözülen demir kapıları ilk aralayan merhum CumhurbaÅŸkanı Turgut Özal oldu. Bölgeye ardı ardına düzenlediÄŸi ziyaretlerle hem tarihî baÄŸları canlandırdı hem de soydaÅŸların Türkiye’ye güvenini kazandırdı. Ardından Anadolu’nun baÄŸrından kopan Türk giriÅŸimcilerin açtığı okullar, tüm Balkanlar’ı sardı. Türk öğretmenlerin yetiÅŸtirdiÄŸi Fatihan torunlarının yüksek tahsillerini Türkiye’de yapabilmesi saÄŸlandı. Devletin, bölgedeki dengeleri gözeterek attığı adımlar, sivil toplum kuruluÅŸlarının faaliyetlerinde de makes buldu. Önce 1992’deki Bosna Savaşı’nda maÄŸdur olan soydaÅŸlara yardım ulaÅŸtırıldı. Ardından her yıl kurban kesimlerine, burs dağıtımına ve Osmanlı mirası eserlerin restorasyonuna baÅŸlandı; bu onarım faaliyetlerine bugün birçok kurum/kuruluÅŸ destek saÄŸlıyor. Yeniden sahiplenme inisiyatifinin son perdesi, ekranlara da yansıdı. ‘Elveda Rumeli’ dizisi bunun güzel örneklerinden. Dizinin, bazı kısımları tarihçiler tarafından eleÅŸtirilse de, Rumeli’yi yeni nesle anlatması açısından önemli misyon üstlendiÄŸi bir gerçek. DiÄŸer taraftan yazılı basında da Balkanlar’a yönelik araÅŸtırma ve hatırata dayalı eserlerin basımında yaÅŸanan patlama ise dikkatlerden kaçmıyor.
GeçmiÅŸteki gibi bugün de dünya jeopolitiÄŸinde önemli bir yer tutan, Afro-Avrasya ekseninde, Asya’dan Avrupa’ya geçiÅŸ noktasındaki Balkanlar’ın kapısı bugün Türkiye’ye ardına kadar açık. BaÅŸta devlet kurumları, sivil toplum kuruluÅŸları, iÅŸ adamları ve eÄŸitimciler akın akın bu bölgeye gidip, hiçbir sebebe baÄŸlanamayan ayrılığa son veriyor. Balkanlar’la Anadolu’yu yeniden etkileÅŸime geçirmeye çalışıyor. Bu çabaların meyveleri de görülüyor. Kosova’nın bağımsızlığına kavuÅŸmasında Türkiye’nin önemli rolünü bilen Kosova’nın ilk diplomatik misyonunu Ankara’ya ataması oldukça manidar. DiÄŸer taraftan İnsani Yardım Vakfı (İHH) tarafından düzenlenen, BaÅŸbakanlık ve Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı’nın desteklediÄŸi ‘Balkan Sempozyumu’nda 9 Balkan ülkesi müftüsünün İstanbul’da bir araya gelmesi de önemli bir geliÅŸme. Ankara’nın 2003’ten bu yana giriÅŸtiÄŸi pro-aktif ve çok eksenli siyaset kanalıyla Orta Asya, OrtadoÄŸu ve Kafkasya’daki açılımın benzerini ÅŸuuraltı baÄŸların bulunduÄŸu Balkanlar’da da uygulamaya koyduÄŸu gözle görülür bir gerçek. İşte, Ankara’nın bu yöndeki adımlarından biri olarak deÄŸerlendirilebilecek ‘Osmanlı Eserleri Envanteri Projesi’ni masaya yatırdık. Balkan aÅŸaması bitmek üzere olan envanter projesi, yeni ufuklara gebe.
BALKANLAR’DAKİ OSMANLI ESERLERİNİN SAYISI 30 BİNE ÇIKTI!
Devlet Planlama TeÅŸkilatı (DPT) ile Türk Tarih Kurumu’nun (TTK) önderliÄŸinde 8 yıl önce baÅŸlatılan yurtdışındaki ‘Osmanlı Eserleri Envanteri Projesi’nin Balkanlar ayağı son aÅŸamasına geldi. Yüzde 80’i tamamlanan ve bire bir saha çalışmalarına dayanan projede ezber bozan detaylar öne çıkıyor. Sanat tarihçilerinin yurtdışındaki Osmanlı eserleri üzerine en kapsamlı çalışma olarak deÄŸerlendirdiÄŸi ve 2010’da tamamlanması beklenen envanter, daha önce 15 bin 787 olarak tespit edilen Balkanlar’daki mimari yapıların iki kat fazla olduÄŸunu ortaya koyuyor. Envantere göre, ayakta kalan eserlerden 5 binine acil müdahale gerekiyor. Envanterin en önemli ayağı olarak görülen 11 Balkan ülkesindeki saha çalışmalarında sadece ayakta kalanların deÄŸil, yıkılmış veya ortadan kaldırılmış eserlerin de izi sürülüyor. Balkanlar’da yapılan çalışmaların ardından ortaya çıkan tablo oldukça acı: 11 Balkan ülkesindeki Osmanlı eserlerinin yaklaşık yüzde 90’ı yıkılmış. İmzalanan protokollerle devlet kurumları üzerinden yürütülen ve bu alanda bir ilk olan envanterin, hem Ankara’nın hem de bu ülkelerde yaÅŸayan soydaÅŸların eserler üzerindeki hâkimiyetini artırması bekleniyor.
DPT ile TTK’nin yanı sıra BaÅŸbakanlık, Kültür ve Turizm Bakanlığı, DışiÅŸleri Bakanlığı, TBMM, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Türkiye Diyanet Vakfı, TİKA, bazı üniversite ve belediyelerce desteklenen çalışmaya 2000’de Bulgaristan’dan baÅŸlanmıştı. Türkiye’den giden uzmanlar ile yerli bilim adamlarından oluÅŸan ekipler, arÅŸivlerde yapılan ön çalışmalardan sonra ortaya çıkarılan eserleri sahada da bulup bugünkü durumlarını raporluyor. Raporlar, hem mimarlar hem de sanat tarihçileri tarafından ele alınıyor. FotoÄŸrafları çekilen eserlerin mimari çizim ve krokileri de çıkarılıyor. Uzmanlar, yıkılmışlar dahil tüm Osmanlı eserlerinin istatistiki bilgilerini bu envanterde topluyor. Daha önce ‘Osmanlı eseri’ olarak gösterilmeyen birçok yapıyı da millî mirasa kazandırıyorlar.
Proje çevresinde Türkiye’den giden ekipler, sadece cami, kale, medrese veya bedesten gibi akla ilk gelen yapıları deÄŸil; tekke, zaviye, türbe, han, arasta, imaret, hamam, köprü, su kemeri, çeÅŸme, kule, mektep, kütüphane, ocak ve tabya gibi birçok eseri tespit ediyor, planlarını ve tek tek mimari özeliklerini çıkarıyor. Saha çalışmalarına katılan sanat tarihçilerine göre, hemen müdahale edilmezse ayakta kalanların çoÄŸu ortadan kaybolacak.
Envanterin tamamlanan kısmı ile Balkan ayağının gidiÅŸatını, yıllardır bölgede yürüttüğü çalışmalarla bilinen, başından bu yana ‘proje yürütücüsü’ olarak görev alan, kendisi de bir Evlad-ı Fatihan torunu olan Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Zeki İbrahimgil ile konuÅŸtuk. Trabzon Çaykaralı babasının, imam yapma isteÄŸine direnerek Ankara Üniversitesi’ndeki hocalarının yönlendirmesi doÄŸrultusunda sanat tarihçiliÄŸine yönelen Makedonya doÄŸumlu İbrahimgil, vâkıf olduÄŸu Balkan dilleri sayesinde bu alanda çalışan en önemli akademisyenlerden biri.
- Osmanlı, Balkanlar’da neden eserler inÅŸa etmiÅŸ? Geride kaç eser bırakmış?
Osmanlı, 20. yüzyılın baÅŸlarına kadar, 500 yıldan fazla hâkim olduÄŸu Balkan topraklarını da Anadolu gibi imar ve ihya etmiÅŸ. Ele geçirdiÄŸi bu topraklardaki mevcut eserleri korumuÅŸ, hatta onarmış ve bunların yanı sıra kendi kültürünü yansıtan eserler inÅŸa etmiÅŸ. Bunu imparatorluÄŸunun gereÄŸi olarak görmüş. Hem yerliler hem de Anadolu’dan Balkanlar’a getirilenler bu eserleri uzun yıllar kullanmış. Ne var ki, Balkan SavaÅŸları’nın ardından bu topraklar elimizden çıkınca, kimi zaman milliyetçiliÄŸin, kimi zaman da bakımsızlık ve doÄŸal afetlerin etkisiyle çoÄŸu ortadan kalkmış. Bu arada bizden de yıllarca bu eserlere sahip çıkan olmamış, olamamış. Balkanlar’da kalan soydaÅŸların da gücü yetmemiÅŸ tahribata engel olmaya. Eserlerin sayısı ile ilgili elimizdeki en önemli çalışma merhum araÅŸtırmacı ve mimar Ekrem Hakkı Ayverdi’ye ait. Ayverdi; Türkiye’deki arÅŸivlere dayanarak, Balkanlar’da beÅŸ asırdan fazla süren Türk hâkimiyeti döneminde, mimari deÄŸeri olan 15 bin 787 yapının inÅŸa edildiÄŸini ortaya koymuÅŸ. Ancak, bu sayıya Balkan ülkelerindeki arıştırılmamış arÅŸiv ve kayıp vakıf kayıtlarındaki eserleri de ilave edecek olursak, bugün bu sayı ikiye katlanıyor.
- Ekrem Hakkı Ayverdi’den farklı olarak siz neler yapıyorsunuz?
Onun ortaya koyduÄŸu ilk ve bu baÄŸlamda temel olan eser çok önemli. Döneminde, yani 1970’lerde gerek siyasi gerek teknik imkânlar dâhilinde yapılabilecekleri yapmış. Macaristan, Romanya ve Yugoslavya’ya sınırlı gidebilmiÅŸ. Ama Yunanistan, Bulgaristan ve Arnavutluk’a hiç gidememiÅŸ. Onun saha çalışması yönü çok eksik kalmış. Bizim Ayverdi’den artımız, saha çalışması yaparak, göremediklerini, artan siyasi ve teknolojik imkânlarla ortaya çıkarmak oldu. Bir de restorasyon yapıyoruz. Bölgedeki ülkelerin arÅŸivlerinden yararlanıp bilinmeyen eserleri ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Yıkılmış eserlerin kalıntıları ve izlerinden kime ait olduÄŸunu bulmaya çalışıyoruz. BulduÄŸumuz eserlerin yüzde 20’si böyle. Kitâbeleri yok. ArÅŸiv ve vakıf kayıtları yok. Dolayısıyla 16 bin sayısı 30 bine çıkıyor.
- Uzun yıllar bu eserlere sahip çıkan olmamış. Bu durum nasıl ve ne zaman değişti?
Uzun yılların ardından Osmanlı eserlerine ilk kez Turgut Özal’lı yıllarda sahip çıkıldı. Özal’ın ziyaretleri ve beyanatları sayesinde Balkanlar’a direkt ilgi baÅŸlıyor. Bir de onun döneminde Demirperde ülkeleri yıkılıyor. Yugoslavya’nın yıkılmasına da baÄŸlı bu sahiplenme. Balkanlar’da da bir meyil vardı hamileri Türkiye’ye. Rusya ve Balkanlar’daki kapalı rejimlerin çöküşüyle Türkiye Balkanlar’a yeniden eÄŸildi. Ancak tahribat bu dönemden sonra da sürdü. Türkiye’nin artan ilgisi karşısında milliyetçiliÄŸe kurban gitti eserler. Ama direnç de arttı. Yani 1980’lerden sonra Türkiye bu bölgedeki eserlerle artık açık açık ilgilendi. Son dönemde de hem buradan hem oradan insanların gelip gidiÅŸleri arttı. Türkiye’ye geldi oradaki soydaÅŸlar, buradakiler de oraya gitti. BaÄŸlar yeniden kuruldu. Türkiye daha da yakın oldu Balkanlar’a. Dolayısıyla eserler de daha fazla sahiplenildi.
- Demirperde dönemine göre Balkanlar’da çalışmak artık daha mı kolay?
O zamana göre bu ülkelere girmeniz, oturup eserler üzerinde konuşmanız ve hakları genişlediği için oradaki soydaşların eserleri sahiplenmesi kolaylaştı. Ancak, saha çalışmaları için gittiğiniz ülkenin arşivlerine girmeniz lazım. Bu hâlâ tam yapılamıyor. Bazı ülkelerde saha çalışmalarına da engel çıkaranlar oluyor. Bu tür kısıtlamaların yanı sıra eserler hakkında kasıtlı olarak yanlış yazılan araştırmalar var ortada. Onların arasından sahih olanları ayırma güçlüğü yaşıyoruz.
- Eserlerle ilgili en büyük sorun ne?
Askerî, ticari, ekonomik, kültürel ve sosyal öneminden dolayı Osmanlılar Balkanlar’da yoÄŸun bir imar faaliyeti yürütmüş. Mevcut ÅŸehirler yeni bir anlayışla imar ve ihya edilirken yeni ÅŸehirler ve yerleÅŸim yerleri de kurulmuÅŸ. Bu suretle bölgeye Türk ÅŸehir dokusunun yanı sıra yeni hayat tarzı, ticaret ve medeniyet de getirilmiÅŸ. Ancak Osmanlı’nın ayrılmasından sonra, bazı ülkelerde Türk ve Müslüman nüfus kalmadığı için eserler kolayca ortadan kaldırılmış. Türk ve Müslüman nüfusunun olduÄŸu bölgelerde ise eserlerin bir kısmı ayakta. Mesela, Macaristan’da nüfus kalmayınca 700 eserden sadece 28’i bugüne ulaÅŸabilmiÅŸ. Onlar da turistik maksatlarla kullanılıyor. Kosova, Bosna Hersek ile Makedonya’da Müslüman nüfus fazla olduÄŸu için birçok eser varlığını koruyabilmiÅŸ. Dolayısıyla eserlerin en büyük sorunu sahiplenilmeme, bakımsızlık, milliyetçi saldırılar, doÄŸal afetler, kasıtlı müdahale ve yanlış restorasyonlar.
ARNAVUT İLE SIRP KAVGA EDİYOR, YANAN TÜRK CAMİSİ OLUYOR
- Peki, hangi ülkede eserlerin durumu iyi, hangisinde kötü?
Kosova, Makedonya ve Bosna Hersek’teki eserlerin durumu iyi. Bulgaristan ile Arnavutluk’ta da ayakta olanlar var. Ama Hırvatistan’da yapı kalmamış. Sadece kale ile kuleyi bırakmışlar. Zaten daha çok dinî yapılar tahrip edilmiÅŸ ilk olarak. Sonra da diÄŸerleri. Bir de ülkedeki milliyetçilik akımları bu eserleri vuruyor. Meselâ, 2004’te Mitroviçe’de bir Arnavut çocuk derede boÄŸulmuÅŸtu. Arnavutlar kiliseleri ateÅŸe vermiÅŸti. Sırplar da bu eyleme karşılık Osmanlı’dan kalan Belgrad’daki Bayraklı ve NiÅŸ’teki AÄŸa Camii’ni yaktı. Kavga edenler Arnavutlarla Sırplar, ama yakılan Türk camisi. Bu olayda hem dine hem de milliyete saldırı var. Camiler daha sonra oradaki Müslümanlarca onarıldı; ama eskisi gibi olamaz tabii. 2001’de Makedonya ile Arnavutluk arasında çıkan savaÅŸta 15. yüzyıla ait Pirlepe Camii kundaklandı. O zaman 3 kilise ile 11 Türk eseri zarar gördü. UNESCO bu mabetleri onaracaktı. Kiliseler onarıldı; ama Türk eserlerinin onarımı Pirlepe Belediyesi’ne takıldı. Belediye ölen Makedon aileler için 3 milyon dolarlık tazminat istedi Türkiye’den.
BALKANLAR’DA KİLİSEYE ÇEVRİLEN CAMİLER VAR
- Eserleri kasıtlı deforme eden var mı?
Elbette var. Mesela, kendilerine mal etmek için saat kulelerine haç takıyorlar. Makedonya, Hırvatistan ve Yunanistan’da kiliseye dönüştürülmüş camiler var. Tüm Balkanlar’da var bu gerçi. İçki deposu ve basket sahası olarak kullanılan eserler gördüm. Makedonya’daki Haydar Kadı Camii’ni basket sahası olarak kullandılar. Zeminini komple yıkmışlardı. Sadece duvar ve kubbesi kalmıştı. Basket sahasından sonra da bira deposu yaptılar. Baskı gelince boÅŸaltılar; ama o bölgede Müslüman nüfus olmadığı için eser sahipsiz kaldı. Genelde de Müslüman eserlere müdahalede bulunulmuÅŸ. Kosova’daki bazı eserler kasıtlı olarak Arap mimarisine göre restore edilmiÅŸ.
- Sanırım bu yönde yürütülen en önemli çalışmalardan biri, sizin de görev aldığınız Osmanlı Eserleri Envanteri Projesi. İçeriğinden biraz bahseder misiniz?
2000’de baÅŸlayan bir çalışma bu. O zaman DPT’nin Türk Tarih Kurumu’na verdiÄŸi bir projeydi. Yurtdışındaki ‘Kültür Varlıklarının Tespiti Projesi’ kapsamında Türk tarih eserlerinin bir envanterinin çıkarılması hedeflendi. OrtadoÄŸu, Orta Asya, Balkanlar ve Anadolu coÄŸrafyasını kapsıyor. 2000’de ben Balkan ayağında çalışmaya baÅŸladım. Balkanlar’da ilk Bulgaristan’dan baÅŸladık. 2001’de Kosova’yı tamamladık. Tüm eserlerin yerleri tespit edildi, ayakta kalanların bugünkü durumları hakkında raporlar tutuldu. 2002’de Makendonya’yı, 2004’te Bulgaristan’ı, 2005’te Sırbistan ve Hırvatistan’ı tamamladık. 2005’ten beri Yunanistan ve Bosna üzerinde çalışıyoruz. Macaristan, Arnavutluk ve Romanya’da ön hazırlıklar tamamlandı. Altyapımız, ön arÅŸiv çalışmalarımız saÄŸlam olduÄŸu için mimarlar ve sanat tarihçilerinden oluÅŸan ekip çok hızlı ilerledi. İlk ekipte ODTÜ’den Tarihçi Ömer Turan ve Mimar M.Barış YaÄŸlı vardı. Daha sonra Gazi’den Sanat Tarihçisi Neval Konuk, Mimar Mehmet Emin Yılmaz, Filiz Canyurt, Sevil Osmani-Öztürk, Esra Yıldız, Mimar Ammar İbrahimgil ve baÅŸka uzmanlar da dahil oldu. Yabancı danışmanlar Prof. Dr. Lubomir Mikov, Zoran Pavlov, Mimar Gejlane hoca da çok gayret gösterdiler.
- Ankara’nın ilgisi nasıl bu projeye?
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) projenin bir ayağını destekledi. Biz de TBMM için seçilmiÅŸ eserleri bir kitapta topladık. Türkiye için önemli eserlerin bilgilerini onlara verdik. Estergon Kalesi, Evranoz Bey Türbesi gibi. Türk Tarih Kurumu ÅŸemsiyesi altında Bulgaristan, Makedonya, Hırvatistan, Kosova ve Sırbistan’ın envanterini tamamladık. TTK de Kosova çalışmasını 2 cilt hâlinde kitaplaÅŸtırdı. Makedonya, Sırbistan, Hırvatistan ve Bulgaristan’ın envanterlerinden oluÅŸan kitaplar da basılmayı bekliyor. Envanterin kalıcı olması için kitap hâline getirilmesi gerekiyor. Hâlihazırda sadece bir ülkeninki çıktı. Hızlandırmak lazım. Envanter çalışmasına Devlet Planlama TeÅŸkilatı ile Gazi Üniversitesi de destek verdi daha sonra. Yunanistan ile Bosna Hersek’teki çalışmalara devam ediyoruz. Yani Diyanet, TTK, TBMM, DPT projenin ana kaynaklarından. Åžimdi belediyeler de para veriyor.
- Peki, envanter Türkiye ile Balkanlar’daki soydaÅŸlarımıza ne kazandıracak?
Birçok yönden hem Türkiye’ye hem de Balkanlar’daki soydaÅŸlarımıza pozitif katkı saÄŸlayacak. Mesela, Yunanistan Türkiye’deki Ruhban Okulu’nun açılmasını istiyor. Biz de elimizde bilimsel envanteri ve raporu bulunan Atina’daki Fatih Camii’nin ibadete açılmasını isteyeceÄŸiz. Åžimdi müze olarak kullanılıyor. Tüm dünya biliyor bu yapının cami olduÄŸunu. Envanter çalışması sonrasında basılacak kitaplarla bu eserler kayıt altına alınacak. Gelecek yıllar için büyük bir kazanım yani. Mesela, Kosova’da Türk mimari varlıklarıyla ilgili eser yok neredeyse. Bizim yaptığımız envanteri oranın devleti kullanmaya baÅŸladı. Bu Türkiye’nin dışarıdaki tanıtımı için de çok önemli.
- Büyük paralar mı gerekli?
Hayır, gerekmiyor. Üç kiÅŸi gidiyorsunuz, bir-iki ay çalışıyorsunuz. Toplam maliyet çalışanların günlük yurtdışı yevmiyeleri ve kırtasiye masrafları. Mesela, bir ay süren Bosna Hersek’in tüm masrafı 10 bin YTL kadardı. Girit, Rodos ve İstanköy çalışmaları da bu kadar tuttu.
AB ONARIM İÇİN 1 MİLYON DOLAR VERİR
- AB fonları kullanılabiliyor mu?
Yunanistan, Osmanlı eserlerinin onarımında bu fonları çok etkin kullanıyor. Sonra o eserler üzerinden bir de turizm geliri saÄŸlıyor. Bizde o büyüklükte proje hazırlayabilecek durum yok. Yunan adalarında birçok yapı restorasyon görmüş ama bilinçli-bilinçsiz yanlış onarılanları da çok. Bir de bizim uzmanlarımızı kullanmıyorlar. Mesela, bu eserlerin eski gelenekle inÅŸa edilmesi lazım. Onlar ise bazilika formatında kubbe yapmışlar. Kasnaksız yapmışlar. Bu kasıtlı mı bilmem ama çok kötü bir durum. Aslında AB’de 300 milyon dolarımız var. Biz 3-4 milyon dolar kullanmışız bugüne kadar. Hâlbuki proje oluÅŸturup 1 milyon dolar daha istesek verecekler. Ama bizden talep yok.
- Diğer ülkelerin bu türden çalışmaları var mı?
Biz 2001’de Bulgaristan’daki eserleri incelemek istediÄŸimizde, onlar da Türkiye’deki kiliselerin envanterini çıkarmak istediler. Karşılıklı iyi niyet protokolü yapıldı. Bulgar ekibi de Edirne ve civarındaki kiliselerini ortaya çıkardı. AnlaÅŸma gereÄŸi biz de onlar da 5 eseri restore edecektik. Bulgarlar 5 eserini restore etti, biz daha tamamlayamadık.
- Ödenek mi yetersiz?
Ödenek değil sorun. Bürokrasi de önemli bir zorluk. Bizdeki sıkıntı şu: Para bir kurumda, uzman başka kurumda, yetki diğer kurumda, onay başka birinde. İşleyiş ve süreç uzuyor. Yetki kurumlarda ama oradaki yapıların detayına da ancak akademisyenler vâkıf olabiliyor.
ESERLERİ TAKİP İÇİN ÖZEL ENSTİTÜ
- Bu karmaşık yapı çözülecek mi?
Yetki tek elde olmalı. “Mimar Sinan Enstitüsü” adında bir yapı üzerinde çalışma var. Bu, hem paranın hem yetkinin hem de uzman kiÅŸilerin bulunduÄŸu bir kurum olacak. Yetki tek elde olacak. Bu kurum bakanlıklar ile yurtdışına bilgi akışı sunabilecek. Eserler tek tek takip edilecek, restorasyon projeleri hazırlanacak. Ayrıca görsel arÅŸivi de olacak. 3 yıldır üzerinde çalışılan enstitünün kanun aÅŸamasını tamamlamak üzereler.
- AK Parti döneminde canlanma var mı?
Bu dönemde bir canlanma var tabii ki. Ancak koordinasyon hâlâ güçlü değil. Siyasi rant ve prestij olarak onarıma gidenler var. Bu, eserlere daha çok zarar veriyor.
Özcan PehlivanoÄŸlu:* BALKANLAR’DAKİ TÜRK NÜFUSUNU KORUMAMIZ LAZIM
Son dönemde Balkanlar’la bir irtibat artışı var. BaÄŸlar yeniden kuruluyor; ama genel manada bir devlet politikamızın olduÄŸunu söylemek çok doÄŸru olmaz. Bürokrasimiz yıllarca Rumeli’ye uzak durmuÅŸ. Bu bölgelere sahip çıkmak, “Osmanlı’yı yeniden canlandırmak” gibi deÄŸerlendirilmiÅŸ. Türkiye belki de ilgilenemedi dengeler gereÄŸi. Ancak yakın dönemde bir deÄŸiÅŸim var. STK’ler de Rumeli’ye sahip çıkmaya baÅŸladı. Aslında biz Osmanlı’nın devamıyız ve orada sadece Türkler deÄŸil, BoÅŸnaklar, Arnavutlar, Pomak ve TorbeÅŸler de bize miras bırakılmış. Dolayısıyla, o bölgeye sahip çıkmak bizim tarihî misyonumuzdur. Onların bir yüzü Türkiye’ye dönük, çok büyük beklentileri var. Fakat maalesef Balkanlar’dan hâlâ Türkiye’ye göçler sürüyor, bunu durdurmamız lazım. Çünkü hem Türkiye hem de Balkanlar için akrabalarımızın, soydaÅŸlarımızın o bölgede kalması çok önemli. 2 milyonluk Türk nüfusu var Balkanlar’da, bunu azaltmak yerine artırmamız lazım. Bu da devlet politikasıyla mümkün olur. Devlet adamlarımız sık sık oralara gitmeli.
* Rumeli Balkan Türkleri Federasyonu Genel Başkanı
ACİL RESTORASYON İSTEYEN ESERLERDEN BAZILARI:
ARNAVUTLUK - Tiran: Kaplan Paşa Türbesi Korça: Mirahor Camii ve Mirahor Türbesi İşkodra: Buşatlı Mehmet Paşa Camii Vlora: Muradiye Camii Berat: Bekârlar Camii Elbasan: Çarşı Hamamı
BOSNA HERSEK - Sarayevo: Ferhat Bey Camii, Bursa Bedesteni Travnik: Süleyman Paşa Camii Banyaluka: Ferhat Bey Camii Mostar: Saruca İbrahim Paşa Camii Kladanj: Hacı Bali Bey Camii Odzak: Çarşı Camii Visoko: Tekke Tuzla: Cami
BULGARİSTAN - Filibe (Plovdiv): Perşembe Pazarı Camii Razgrad: İbrahim Paşa Camii Köstendil: Fatih Camii Provadija: Abdulaziz Camii Selvievo: Malkoç Bey Türbesi Karlovo: Karlı İli Mehmed Bey Camii
HIRVATİSTAN - Zadar: Valpovo Han Dırniş: Cami Osijek: Kaleiçi Mustafa Paşa Camii
KARADAĞ - Podgoriça: Hasan Ağa Camii ve Türbesi Bar: Starigrad Camii minaresi Çetinje: Türk Konsolosluğu binası
KOSOVA - Priştine: Yaşar Paşa Camii Prizren: Gazi Mehmed Paşa Hamamı, Prizren Kalesi, Prizren Rüştiyesi Cakova: Büyük Tekke
MACARİSTAN - Eger: Valide Sultan Hamamı Peç: İdriz Baba Türbesi, Yakovalı Hasan Paşa Camii Zigetvar: Kanuni Sultan Süleyman Camii, Erd Camii
MAKEDONYA - Ustrumca: Baniça Köyü Camii, Hünkâr Camii İştip: Hüsamettin Bey Camii Pirlepe: Çarşı Camii Manastır: Haydar Kadı Camii, İshakiye Camii Radoviş: Cami minaresi Pirlepe: Çarşı Camii Debre: Fatih Camii
ROMANYA - Köstence: Hünkar Camii Hırşova: Sultan Mahmut Camii İshakça: Mahmut Yazıcı Camii
SIRBİSTAN - Belgrad: Şeyh Mustafa Paşa Türbesi Niş: İslam Ağa Camii Novi Pazar: Altın Âlem Camii, İsa Bey Hamamı
YUNANİSTAN - Serez: Mehmet Bey Camii, İskeçe: Sünne Camii Gümülcine (Komotini): Eski Cami Yenitsa
Bülent Katkak:* BALKANLAR YENİDEN FARK EDİLDİ
Balkanlar’a yönelik turlar, devletin bu yöndeki açılımıyla birlikte, refah ve iletiÅŸim-ulaşım imkânlarına baÄŸlı olarak sıklaÅŸtı. İnsanlar Balkanlar’ın farkına vardı bir de. Bizim yıllar önce tek otobüsle baÅŸlattığımız turlar, bugün uçak seferleriyle daha da arttı. Medyada bolca yansıyan Balkan haberleri de bu yöndeki talebi çoÄŸaltıyor. Bu talebin farkına varan seyahat acenteleri bu yöndeki faaliyetlere ağırlık verdi. Åžimdilerde en az 30 seyahat acentesi Rumeli’ye gezi programları düzenliyor. Son 10 senede gezi haritaları ve kitapları yönünden de doyurucu bir birikim oluÅŸtu. * Eman Tur Yöneticisi.
ÇAYKARA’DAN VRAPÇİŞTE’YE UZANAN BİR OSMANLI AİLESİ
- Sizi tanıyabilir miyiz? Mehmet Zeki İbrahimgil kimdir?
1958’de eski Yugoslavya bugünkü Makedonya’nın VrapçiÅŸte ÅŸehrinde doÄŸdum. Müftü olan babam ve ailesini Osmanlı 1890’larda Trabzon Çaykara’dan Yugoslavya’ya görevli olarak göndermiÅŸ. Ben Makedonya’da doÄŸan 6. nesildenim. Annem ile babam Makedonya’da gömülü. İlk ve orta eÄŸitimimi VrapçiÅŸte’de tamamladıktan sonra liseyi Gostivar’da okudum. Aldığım eÄŸitim ve yaÅŸadığım çevreden dolayı Makedonca, Sırpça, Arnavutça ve Bulgarcayı öğrendim. Babam Hafız Cavit, medrese tedrisatı görmüş olduÄŸundan çocuk yaÅŸta emsile, bina, izzi, merah usulü ile Arapçayı öğrenmeye baÅŸladım. Babamın arzusu beni din hocası yapmaktı. Bu arada Fransızcayı da öğrendim. 1978’de Ankara İlahiyat’a girdim. 1983’te mezun oldum. Yüksek lisansı da Sanat Tarihi dalında yaptım. Yüksek lisansım Makedonya’daki tekkeler, doktoram da duvar resimleri üzerineydi. 1987-1991’de eski Yugoslavya Diyanet İşleri BaÅŸkanlığı’nda görev aldım. 1992’de Brüksel Universite De Libre’da 1 yıl İslam sanatları ve minyatür dersleri verdim. 1993’te Ankara Üniversitesi’nde baÅŸladığım sanat tarihi derslerine 1994’ten beri Gazi Üniversitesi’nde devam ediyorum. Yaklaşık 10 yıldır Balkanlar’daki Osmanlı eserleri üzerine çalışıyorum. UNESCO’nun Kosova’daki Türk Eserleri Komisyonu’nun üyesiyim.
H. Yıldırım Ağanoğlu:* BÜYÜK GÜÇLER ORADA, BİZ NEDEN OLMAYALIM?
Balkanlar’ın kapıları, komünizmin çöküşünün ardından aralandı Türklere. Ancak Rumeli ile Anadolu arasındaki iletiÅŸim Turgut Özal’lı yıllarda artarak çoÄŸaldı. Dışa açılım ve refah bu dönemde arttı. Annem 1955’te ayrıldığı Üsküp’ü tam 27 yıl sonra, yolculuk imkânı bulunca son kez ziyaret edebildi. Son dönemde hafızalarımız tazelendi ve Türkiye’deki Rumeli göçmenleri ile Balkanlar’daki aileler arasında yeniden kültür köprüleri kuruldu. Bir bakıma dizilerin de faydası oldu. Balkanlar’a sahip çıkmada geç kalındı; ama bir baÅŸlangıç yapılması önemli. Büyük güçlerin, konumu ve yeraltı kaynakları bakımından önemsediÄŸi Balkanları Türkiye’nin önemsememesi düşünülemezdi zaten. Hükûmetin açılımını gören sivil toplum kuruluÅŸları ve üniversiteler de projeler geliÅŸtirdi. Yardımların yanı sıra iletiÅŸim ve kültür baÄŸlarını kuvvetlendiriyorlar.
* Araştırmacı-Yazar
BALKANLAR’DAKİ OSMANLI ESERLERİNİN SAYISI* İnÅŸa Ayakta
Ülkeler edilen kalanlar
Arnavutluk 1.015 110
Bosna-Hersek 3.560 657
Bulgaristan 3.339 512
Hırvatistan 187 53
Kosova 361 221
Macaristan 724 28
Makedonya 1.411 467
Romanya 291 110
Sırbistan-Karadağ 1.098 160
Yunanistan 3.771 1400
(*) İnÅŸa edilen eserlerin sayısı, Ekrem Hakkı Ayverdi’nin envanterine aittir.
RESTORASYON ÇALIŞMALARI TAMAMLANAN ESERLER
• Kosova’da 2 cami, 1 hamam, 1 türbe
• Makedonya’da 2 cami, 1 küçük yapı
• Bulgaristan’da 2 eser
• Bosna Hersek’te 5 eser
• Macaristan’da 2 eser
• Sırbistan’da 2 eser
MOSTAR ASLINA UYGUN İNŞA EDİLDİ, AKSİ İDDİALAR DOĞRU DEĞİL
UNESCO Mostar Köprüsü İnÅŸa Komisyonu’nun 9 bilim adamı üyesinden tek Türk bendim. Orijinal inÅŸa tekniÄŸi ve orijinal taÅŸlar kullanılarak yapıldı. KurÅŸun dökümü tekniÄŸi ile yapıldı. İlk yapıldığında kullanılan taÅŸ ocağından alındı taÅŸlar. Eski hâli korundu.
BULGARİSTAN İLE SIRBİSTAN’DA AJAN MUAMELESİ GÖRDÜK
- Çoğu sanat tarihçisi geçmişte ajanlıkla suçlandı. Size de oldu mu böyle bir suçlama?
Bulgaristan’da 2004’te bir çeÅŸmeyi fotoÄŸraflıyordum. Belediye baÅŸkanı engelledi ve polise intikal etti durum. Hatta yanımızda bir Bulgar profesör de var anlaÅŸma gereÄŸi. Engel oldu yine de. Sonuçta itiÅŸ kakış oldu ve polis geldi. Karakola gittik. Polis “çalışabilir” dedi. Belediye baÅŸkanı engel olmaya çalışsa da iÅŸimizi hallettik. 2000’de de Sırbistan’a Bulgar plakalı bir araba ile girdik. KaradaÄŸ-Sırbistan arasındaki sınır kapısında durdurdu polis. Sırpça konuÅŸtum polislere ama daha da şüphelendiler. Türk olduÄŸumuzu öğrenince “büyük problem” diyerek karakola götürdüler. Türk olmamız problem oldu yani. Yine itiÅŸ-kakış oldu. Ajan olarak görüyorlar, bir de dili bilince daha çok şüpheleniyorlar.
|